Anasayfa | Biyografiler | Dosyalar | Haberler | Kategoriler | Arşiv | Rss
 

Hakkında
Elektroik Kütüphaneler bilgiyi elektronik ortama taşıyıp öğrencilere ya da bilgiye ihtiyaç duyanlara ulaştırmak için ... [»]

» Haberler | ABD'den İnsan Çipi ne Onay [»] , Diğer Haberlere Ulaşmak İçin Tıklayınız.

»  Kiralık Konak - roman incelemesi

 admin , 29 Nisan 2007 tarihinde
 Makaleyi Yazdır    |  Makaleyi Email İle Gönder

KİRALIK KONAK - YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
HAYATI
Yakup Kadri, onyedinci yüzyılın sonlarından başlayarak Saruhan Vilayeti denilen Aydın ve Manisa bölgesinde hüküm sürmüş Karaosmanoğlu sülalesindendir.Mısır’da İbrahim Paşa konağına yerleşen ve orada İkbal hanımla evlenen Kadri beyin oğludur. 27 Mart 1889′da Kahire’de doğdu. İbrahim Paşa’nın ölümü üzerine altı yaşındayken ailesiyle birlikte Manisa’ya geldi. İlköğrenimine Fevziye
Mekteb-i İptidaisinde başladı. İki yıl sonra da İzmir İdadisi’ne gönderildi (1903). Şahabettin Süleyman’la arkadaşlığı buradan gelir. Ama öğrenimini tamamlayamaz. Babası daha o öğrenimine başlamadan ölmüş, İkbal hanımın satılacak mücevherleri kalmamıştır. Aile yeniden Mısır’a dönünce
İskenderiye’deki Freres’ler Fransız okuluna girdi. Burada da bir yıl okudu.İdadi özlemi ,onu İzmir’e çektiyse de, tatilini geçirmek için geldiği Mısır’da (1906) Jön Türkler’le tanıştı. İzmir’e dönmekten vazgeçti. Sınavla yeniden girdiği Freres’ler okulunda iki yıl sonra bakaloryasını vererek ortaöğrenimini tamamladı.

1908′de ailece yurda döndüler. İstanbul’a yerleştiler. Yakup Kadri, Mekteb-i
Hukuk’a girdi. Ama bitirmeden, üçüncü sınıftan ayrıldı. Bu arada İbsen’den
esinlenerek yazdığı Nirvana adlı tek perdelik oyunu yayımlanmış, arkadaşı
Şahabettin Süleyman’ın aracılığıyla Fecr-i Ati topluluğuna katılmıştır. Bir
yandan Fecr-i Aticilere yönelik eleştirilere cevap vermekte, bir yandan da
Servet-i Fünun’da küçük hikayeler yayımlamaktadır. Mensur şürleri de bu ilk
dönemin ürünleridir.

1912′de tüberküloza yakalandığını öğrenir. Ama ancak 1916′da tedavi için
İsviçre’ye gidebilecek, üç buçuk yıl orada kalacaktır. Bektaşilikle ilgisi de
bu yıllarda, İsviçre’ye gitmeden öncedir. O sıralar Paris’ten yeni dönmüş olan
Yahya Kemal’in de etkisiyle Yunan ve Latin kaynaklarına dayalı yeni bir sanat
anlayışını savunmaya başlamıştı. Ayrıca Doğu mitolojisiyle de ilgileniyor, bir
mistisizme yöneliyordu. Bu eğilim onu bektaşi tekkesine itti, Nur Baba’
romanını yazdı gözlemlerinden yararlanarak. Ama hem karşılaşacağı tepkiler,
hem İsviçre’ye gidişi yayımlanmasını engelledi.

1913′te ilk hikaye kitabını çıkarır: Bir Serencam. Ama önce Balkan,
ardından da 1′inci Dünya Savaşları, bu savaşlarla gelen yıkım, Yakup Kadri’de
bir değişime yolaçacak, sanatın şahsi ve muhterem olduğu düşüncesinden
yavaş yavaş uzaklaşacaktır. Mondros antlaşmasından sonra onu İkdam yazarı
olarak görürüz (1919). Güncel olayları izleyen, Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen
bir gazetecidir artık. Hikayeleri de Milli Mücadele ile ilgilidir. Daha sonra
o günlerin ürünü olan makalelerini Ergenekon’da toplayacaktır.

1921′de Ankara’nın çağrısı üzerine Anadolu’ya geçti. Görevli olarak Kütahya,
Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya yörelerini dolaştı. Önce Mardin (1923-31),
sonra Manisa milletvekili oldu (1931-34). Evliliği de bu dönemdedir.
Mutasarrıf Asaf Bey’in kızı, Burhan Asaf Belge’nin kızkardeşi Leman Hanımla
evlenmiş (11 Ekim 1923); yine bu dönemde Kiralık Konak, Nur Baba adlı
romanlarını yayımlamış, Cumhuriyet ve Hakimiyet-i Milliye gazetelerinde
makaleler yazmış (1923-25), tedavi için ikinci kez gittiği (1926) İsviçre’den
Alp Dağlarından başlığıyla izlenimlerini kaleme almıştır. 1932 yılı ise
Yakup Kadri için ayrı bir önem taşır. Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge,
İsmail Hüsrev Tökin ve Şevket Süreyya Aydemir’le birlikte Kadro’ dergisini
çıkarırlar. Büyük yankı uyandıran ve tartışmalara yolaçan romanı Yaban da aynı
yıl yayımlanır.

Başlangıçta ilgiyle karşılanan Kadroda savunulan düşünceler zararlı
bulunarak derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri, Tiran elçiliğine atanınca
(1934) dergi de kapanır. Bunu Prag (1935), La Haye (1939), Bern (1942),
elçilikleri izler. Tahran elçiliğinden sonra (1949-51) emekli oluncaya kadar
kalacağı Bern elçiliğine yeniden getirilecektir. Zoraki Diplomat adlı
anıları bu yılların ürünüdür.

1955′te emekli olunca yurda dönerek çeşitli dergi ve gazetelerde yazılarını
sürdürdü. 27 Mayıs’tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. 1961′de Manisa
milletvekili oldu. 1957′de de Ulus gazetesinin başyazarlığını yüklenmişti.
1962′de Atatürk ilkelerine ters düşüldüğünü ileri sürerek CHP’den istifa etti.
1965′ten sonra ise politikadan çekildi. Son görevi Anadolu Ajansı Yönetim
Kurulu Başkanlığıydı. 13 Aralık 1974′te Ankara’da öldü. İstanbul’da,
Beşiktaş’ta Yahya Efendi mezarlığında annesinin yanında yatmaktadır.

:::::::::::::::::::

ESERLERİ

Hikaye: Bir Serencam (1913), Rahmet (1923), Milli Savaş Hikayeleri (1947).

Roman: Kiralık Konak (1922), Nur Baba (1922), Hüküm Gecesi (1927),
Sodom ve Gomore (1928), Yaban (1932), Ankara (1934), Bir Sürgün (1937),
Panorama (2 cilt. 1953-54), Hep O Şarkı (1956).

Mensur Şiirler: Erenlerin Bağından (1922), Okun Ucundan (1940).

Anı: Zoraki Diplomat (1955), Anamın Kitabı (1957), Vatan Yolunda (1958),
Politikada 45 Yıl (1968), Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969).

Monografi: Ahmet Haşim (1934), Atatürk (1946).

Çeşitli Makaleleri: İzmir’den Bursa’ya (H. Edip, F. Rıfkı, M. Asım ile,1922),
Kadınlık ve Kadınlarımız (1923), Seçme Yazılar (F.Rıfkı, R. Eşref ile, 1928),
Ergenekon (2 cilt, 1929), Alp Dağlarından ve Miss Chalfrin’in Albümünden
(1942).

Kitaplaşmamış Oyunları: Nirvana (Resimli Kitap, s. 9, 1909), Veda
(R. Kit, s. 11), Sağanak (İst. Şehir Tiy. Ktp.), Mağara (Varlık, s. 12-17,
1934).

KİRALIK KONAK ÜZERİNE

Kiralık Konak, Yaban’ın popülerliği bir yana bırakılırsa gerek içeriği,
gerek kişilerinin işlenişi, gerekse kurgusu bakımından Yakup Kadri’nin
romanları arasında önemli bir yer tutar. Türk romanının köşe taşlarından
oluşu, değerini günümüzde de koruması ise konu edindiği gerçekliğin, değişik
boyutlarda da olsa sürmesinden gelir. Türk toplumunun tarihsel gelişim
sürecinde ilk belirtileri onsekizinci yüzyılda görülen ve Tanzimat’la
somutlaşan Batılılaşma olgusuna bağlayabileceğimiz bir gerçekliktir. Bu
Kiralık Konakla Yakup Kadri, altyapısından üstyapısına bir değişim sürecine
giren Türkiye’de, bu sürecin sonucu olan bir sorunsalı getirir gündeme. Zaman
dilimi olarak da bu sorunsalın belirgin biçimde yaşadığı ikinci Meşrutiyet
dönemini seçer.

Hüküm Gecesi’nin önsözünde de belirttiğim gibi, İkinci Meşrutiyet salt
mutlakiyetçi yönetimin sona erdirildiği siyasi bir devrim olarak ele alınamaz.
Geleneksel toplum yapısının çözüldüğü, sınıflaşmanın belirginleştiği bir tarih
sürecinde sivil-asker bürokratların, dışa bağımlı egemen güçlerin desteğinde
yönetime el koyması olayıdır temelde. Ama Türk burjuvazisi üretim güçlerini
geliştirecek, üretimin toplumsallaşmasını sağlayıp hızlandıracak güçte
olmadığı, değişim toplumun kendi iç dinamiklerince belirlenmediği için çöküntü
durdurulmadı, tersine hızlandı. Böylece, Türkiye’nin yukarıdan aşağıya
kapitalistleşmesi süreci içinde, yapı kendi iç dinamiğiyle değişmedi. O zaman
doğrudan doğruya saldırıya uğrayan doğa kendisi değil, hayat tarzı, değerler,
ahlak, kısacası kültür oldu. (Murat Belge, Birikim, s. 2, 1975).

Bu açıdan bakılınca yapısal bir çözülüşün, toplumun bütün kesimlerine,
hayata yansıyan bir çöküntünün romanıdır, Kiralık Konak. Değer yargılarının
alt üst olduğu bir dönemi kuşaklar arası çatışmayı odak alarak anlatır Yakup
Kadri. Batıya öykünme ve bu öykünmenin yarattığı toplumuna yabancılaşma
olgusu, dünya görüşünün, buna bağlı olarak da yaşama biçiminin,değişmesi,
insanlar arası ilişkilerdeki yozlaşma romanın çatısını oluşturur. Roman
kişileri de bu çatı içinde ve sınıfsal konumlarıyla yansıtılır.

Naim Efendiler bu yaz Kanlıca’ya taşınmadılar. Zamanlar artık eski zamanlar
değil, iki sene içinde pek çok adetler değişti cümleleriyle başlayan romanın
ilk sayfalarında Yakup Kadri, Tanzimat’tan, Meşrutiyet’e İstanbul’un ve
redingot dönemleri olarak ikiye ayırır yaşayan tarihsel süreci. Giyimden yola
çıkılarak yapılan bu saptama gerçekten de bir kültür değişiminin somut
göstergelerini getirir. Abdülmecit döneminin İstanbul’un giyinmiş ölçülü,
zarif, namuslu birer aile babası ve kibar konak reisi olan İstanbul Efendisi
yerini ikinci Abdülhamit döneminin redingotlu, yan uşak, yarı memur, ikiyüzlü
insanına bırakmış; dolayısıyla görkemli konak hayatı da köşk hayatına
dönüşüvermiştir. Sonuç olarak ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin kendine
özgülüğü kalmış; her şey geleneğin dışına çıkmıştır.

Burada Yakup Kadri’nin, değişimi biri ötekinin içinden çıkan ve birbirine
bağlı, birbirini izleyen aşamaların oluşturduğu bir süreç olarak toplumsal
fonu ustalıkla çizdiğini söylemek gerekir. Nitekim romanın başkişilerinden
Naim Efendi’nin tanıtımı hemen bu satırların ardından gelir. Onu öteki kişiler
izler.

Bütün hatıraları, bütün zevkleri, bütün muhabbetleri, kendisini güldüren ve
ağlatan her şey mutlaka bundan kırk sene evveline ait olan Naim Efendi
redingotlu nesle mensup olmakla beraber vücudu henüz körpe iken İstanbul’un
içinde teşekkül ve tekemmül etmiş kimselerdendir. Damadı Düyunu Umumiye
Müfettişlerinden Servet Bey ise Alafranga hayat namına sabahtan akşama kadar
bin türlü garabet yapan, kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey
değildir. Birbirine bütünüyle karşıt bu iki tipin yanısıra Naim Efendi’nin
torunları Seniha ve Cemil, yeğeni Hakkı Celis, Kasım Paşa’nın oğlu Faik Bey de
üçüncü kuşağı oluştururlar. Böylece romanın ilk bölümlerinde belirgin yanları,
duyuş, düşünüş ve davranış özellikleriyle anlatacağı kişileri sergileyen Yakup
Kadri, bu kişiler arasındaki ilişkileri öyküleyerek olayı geliştirmeye başlar.
Seniha-Faik, Seniha-Hakkı Celis ilişkisi çevresinde sözünü ettiğim sorunsalı
kişilerinin dramını belirleyen ana olgu olarak gündeme getirir.

Gerçekten Naim Efendi’nin dramı, kimi zaman benliğine dek sarsılsa, sonunda
kendi içine kapanmayı seçse de toplumun gelişimine ayak uyduramayışından ya da
değişmeye karşı direnmesinden gelmez. Tersine, torunlarına duyduğu sevgi onu
her şeye boyun eğmeye, bütün aykırılıkları kabullenmeye götürür. Konağıyla
birlikte parça parça dökülmeye, yokolmaya yazgılı bir sınıfın bireyidir o.
İşlevi bitmiştir. Yapabileceği tek şey kendini zamanın akışınıa bırakmak,
eskiyle yeni, alaturkalıkla alafrangalık arasında, için için birinciden,
kafası ve yüreğiyle ikinciden yana tükenip gidecektir. Arkamızda bıraktığımız
mazinin son feryadı ve önümüzde hissettiğimiz uçurumun ilk ürpertisi
olarak…

Ama çöken yalnız Naim Efendi değildir. Önümüzdeki uçurumun göstergeleri olan
Seniha’yla Faik Bey de bir başka çöküntüyü yaşarlar. İkisinin dramı da
bireysel olduğu ölçüde toplumsaldır. Frenklerin asır sonu diye niteledikleri,
geçmiş ve şimdiyle bağlarını kopararak geleceğin akımlarına bağlanan Seniha,
içi de dışı gibi durmaksızın değişen, okuduğu yabancı dergilerde, tiyatro
oyunlarında, romanlarda tanıdığı tipleri hayata geçirmeye uğraşan genç bir
kızdır. Değil dedesinin, babası Servet Bey’in düşüncelerini, davranışlarını
bile ilkel, sakat ve şaşılası bulur. Boğulacak gibi olduğu konaktan da,
ülkeden de kaçmak, kurtulmaktır tek isteği. Sürdüğü hayat, bütün
hareketliliğine, bütün gönül eğlendiriciliğine karşın yavan ve tekdüzedir ona
göre. Oysa Avrupa’da, Avrupa’nın aydınlık ve bayındır kentlerindeki hayat ne
kadar başkadır. Çölde yürüyene serap neyse, Seniha’ya da Avrupa odur bir
bakıma. Faik Bey’e yönelişinin bir nedeni de budur.

Çünkü Faik Bey, Avrupa’nın birçok kentini dolaşmış, o hayatı tanımaktan da
öte yaşamış bir gençtir. Küçük yaşından beri Avrupa’da bulunduğu için bir
frenk zarafeti ve mahareti edinmişti, Batılı bir salon adamının bütün
gösterişlerini özümsemiş, varlığına sindirmiştir. Onunla karşılaştırıldığında
beceriksiz, çiğ, züppece davranışlarıyla bayağılaşan yaşıtları arasında
kolayca sivriliverir bu nedenle. Ayrıca yorgun ve aynı zamanda hummalı
bakışıyla da kadınların gözdesidir. Aile bireyleri dahil çevresindeki
insanları dillerini anlamadığı, davranışlarından ürktüğü başka cinsten
birtakım mahlukat gibi gören Seniha’nın, özlediği hayatın bir parçası olan
Faik Bey’e eğilim duyması, bu eğilimin genç kızlık duygularıyla birleşerek
yakıcı bir tutkuya dönüşmesi doğaldır.

Yine de bu aşkın bir yanardağ gibi ansızın patlayıp somutlaşması için
konaktaki görece özgürlüğün dışında afrodizyak bir ortam gerekecektir.
Kahramanlarını Büyükada’ya taşır Yakup Kadri. Delikanlılara, taze kadınlara,
içkiye ve saza düşkün halanın köşkünde Diyonizos şölenlerini andıran bir kır
yemeğinin ardından gecenin mehtabıyla birlikte aşk sökün eder. Beklenen
sonucuna, evliliğe ulaşmayan bu aşk geçerli değer yargılarıyla çatışan bir
ilişkiye dönüşmekle kalmaz, aile kurumunu sarstığı gibi kahramanlarını da
çöküntüye götürür. Dengesini yitiren Seniha, zengin biriyle evlenerek özlediği
hayata kavuşma düşleriyle oradan oraya savrulur. Terkedilen Faik ise artık
eski uçarı, çapkın Faik değildir. Tutkusu yerden yere, çukurdan çukura
sürüklemiştir onu.

Burada, Yakup Kadri’nin, kişilerini ele alış ve yansıtışında göze çarpan bir
noktaya dikkati çekmemiz gerek. Değiş me olgusudur bu da. Romandaki birincil
kişiler hayatla ilişkilerinin gelişim sürecinde, bilinçli ya da bilinçsiz
değişime uğrarlar. Naim Efendi, Seniha ve Faik Bey adım adım olumsuzluğa
yuvarlanırken, Servet Bey yeni yaşama biçiminin ürünü olan Şişli’deki bir
apartman katına taşınır, iş adamları, nazırlar, yabancı zenginlerle düşüp
kalkmaya başlar. Olumlu sayılabilecek tek değişme ise Hakkı Celis’te görülür.

İlk bölümlerde duygulu, düşsel bir dünyada gezinen, Edebiyat-ı Cedide’nin o
ünlü solgun benizli tiplerini anımsatan Hakkı Celis Seniha’ya duyduğu sevgi
karşılıksız kalınca, hele sevdiğinin ve çevresindeki kişilerin aşk
anlayışlarının başkalığını görünce önce boşluğa yuvarlanacak, savaşın
başlamasıyla gerçeğin ayrımına vararak yeni bir sevgiye, millet sevgisine
sarılacaktır. Naim Efendi’yi de yalnız o terketmez. Değişen hayatın darbesini
ikisi de aynı insandan, Seniha’dan yemişlerdir çünkü. Ama hayatın gerçek
yüzünü gören, katıldığı askeri eğitimden bambaşka bir insan olarak çıkın
eskiden yazdığı bütün şiirleri yakmak isteyen, Seniha’nın ve Faik Bey’in
kişiliğinde Batılılaşmanın yarattığı yeni insan tipini kıyasıya eleştirip
kurtuluşu ulusçulukta arayan Hakkı Celis de yokolmaya yazgılıdır. Çürüyen bir
düzenin bireyidir o da. Değişen, uçurumun kenarına gelen Seniha’yı sevmiyordur
gerçi, ama içindeki, geçmişteki Seniha’yı da söküp atamamıştır. Bir duygu ve
düşünce çatışmasını bütün benliğiyle yaşar. O çevrede, o insanlar arasında
yeri yoktur artık, o hayatın dışında kalmayı seçmiştir. Bu seçimse onu boşluğa
itecek, hayata tutunamayınca ölüme sığınacaktır.

Denilebilir ki Yakup Kadri romanını karşıtlar üzerine kurmuş, olayların ve
kişilerin geliştirilmesinde çatışma olgusundan yararlanmıştır. Temeldeki
çatışma eski-yeni, Doğu-Batı kavramlarıyla açıklanabilir kuşkusuz. Belli bir
sınıfın yaşama biçimindeki değişme, aileyi dağıtıp eskinin simgesi konağı
kiraya çıkarttırırken seçeneği olan apartman dairesini getirir. Naim
Efendi’nin simgelediği sınıf çökerken de savaş koşullarını değerlendiren iş
adamlarının oluşturduğu yeni bir sınıf türeyecektir. Naim Efendilerin
kalıntıları, Hakkı Celislerin cesetleıl üzerinde… Bütün değerleri, kutsal
bilinen ilkeleri, insanlar arası ilişkileri maddeye dönüştürerek,
metalaştırarak…

Yakup Kadri’nin, anlattığı toplumsal çözülüşü yeni bir oluşumun geçiş evresi
olarak aldığını, görünürdeki yozlaşmanın toplum yapısına ilişkin görünmeyen
nedenlerini kavradığını söyleyemeyiz. Eleştirinin ötesine geçemeyişi,
olumsuzlamadan kurtulamayışı da buna bağlanabilir. Ama yansıttığı toplumsal
gerçekliğin doğruluğuda yadsınamaz. İşte Kiralık Konak’ı önemli kılan bu
niteliği, gerçekliğe, bağlılığıdır.

Araştırmacılarca örnekleriyle kanıtlandığı gibi Seniha tipinin Madam
Bovary’den alınmış olması da değerini eskitmez. Nereden, nasıl esinlenilmiş
olunursa olunsun, önemli olan Türk toplumunun tarihsel gelişiminde yaşanan,
bugün de etkilerini sürdüren bir gerçekliğin yansıtılması değil midir?

:::

Önce İkdam’da tefrika edilen (no. 8430-8491) Kiralık Konak, Yakup Kadri’nin
kitap olarak yayımlanan (1922) ilk romanı. Bugüne dek yedi basımı yapılmış.
1939′da yeni harflerle yapılan ikinci basımı, Yakup Kadri’ce birinci sayılmış.
Bu nedenle sözlük ve ansiklopedilerdeki baskı sayıları ve tarihleri yanlış.
Üstelik kimi kitapların kapağında sözgelimi dördüncü basılış denirken,
içerde üçüncü basılış olduğu belirtiliyor. Bu karışıklık bir yana,
saptayabildiğim kadarıyla romanın bu yeni basımı sekizinci baskı oluyor.

Metin olarak 1974 tarihli yedinci baskıyı temel aldım. Önceki baskılarla
karşılaştırırken de yeni harflerle yapılan baskısından başlayarak romanın
dilinin değiştirildiğini gördüm. Ama bu değiştirme, Hüküm Gecesi’nde olduğu
gibi bir yeniden yazma boyutuna ulaşmamış, yalnızca anlaşılması güç eski
sözcüklerin yerine yenileri konulmuş, cümlelerde yalınlaştırmanın zorunlu
kıldığı kısaltmalar yapılmıştı. Bu nedenle metni verirken belirtilmeleri
gerekmiyordu. Ama Yakup Kadri’ce yalınlaştırılmasına karşın, Türkçenin hızla
değişimi sonucu, özellikle genç kuşakların anlayamayacağı sözcükler vardı
metinde. Bunların anlamlarını sayfa altlarında verdim. Anlamı cümlenin
gelişinden çıkarılabilecek sözcükleri ise açıklamadım. Bir de dizgide düşen
sözcükler ya da atlamalar sözkonusuydu. Bunlar da eklendi kuşkusuz.

Son söz olarak, bütün titizliğimize karşın eksiklerimiz olabileceğini,
uyarı ve katkılara açık olduğumuzu belirtelim.

Atilla Özkırımlı, 7 Şubat 1979

:::::::::::::::::::

KİRALIK KONAK

Naim Efendiler bu yaz Kanlıca’ya taşınmadılar. Zamanlar artık eski zamanlar
değil, iki sene içinde pek çok adetler değişti. Kışın konaklarda, yazın
yalılarda oturan aileler gittikçe azalmaktadır. Hele, Mısırlıların
üşüşmelerinden sonra Boğaziçi’nde yalısı, köşkü olup da kiraya vermekten
sakınanlara ya çok zengin, ya çok hesapsız gözüyle bakılıyor. Naim Efendi ise,
ne çok zengin, ne çok hesapsızdır. Babasından kalmış bir serveti gençliğinden
beri oldukça büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyor. Kendisi, İkinci
Abdülhamit devri ricalinden olmakla beraber bu servete hiçbir şey ilave
etmedi. İlave edebilirdi, çünkü senelerce devletin yüksek mevkilerinde
bulundu. Gençliğinde babası gibi Mabeyni Humayun’a mensuptu, sonra birçok
defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet azası, Rüsumat Müdiri Umumisi oldu
ve nihayet Defterihakani ve Evkaf nezaretlerine geçti. İnkılaptan iki sene
evveldi, dolaşık bir tevliyet (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını
verdi ve günden güne bulanan hükümet işlerinde tiksinerek bir köşeye çekildi.

Bununla beraber hiçbir zaman kenara atılmış bir memur haline düşmedi, devrin
ricaliyle münasebette bulunur ve Muayede (Bayramlaşma) merasiminde hiç değilse
defteri mahsusa (Özel deftere) imzasını atmaya giderdi. Memuriyet hayatında
yakından gördüğü resmi ve gayrı resmi bütün pisliklere rağmen, devlete ve
devlet adamlarına karşı hala derin bir saygısı vardı. Naim Efendi o terbiyeli
kimselerdendir ki evliya, enbiya isimlerinin sonunda Radiyallahu anh demeyi
hiç unutmazlar ve Paşa kelimesini med (Uzatarak) ile telaffuz edip, mutlaka
hazretleri ile nihayetlendirirler. Bu gibi kimselerin başlıca fazileti,
itaat ve hürmettir. Bütün terbiye ve ahlak düsturları onlar için yalnız bu iki
kelimenin ifade ettiği manadan ibarettir. Bununla ,beraber, Naim Efendinin iki
esaslı fazileti daha vardı: Bir ana kadar müşfik ve bir dul kadın kadar
titizdi. Fakat, titizliği asla bir huysuzluk derecesine. varmazdı; bu, temiz
ruhunun ve temiz vücudunun maddi ve manevi pislikler önünde bir nevi
tiksinmesinden gelirdi. Göğüs üstünde bir yağ lekesi, bir kaba söz,
mübalatasız (Dikkatsiz) bir hareket, onu müsavi derecede kederlendiren
şeylerdendir; fakat, pek içli, pek nazik bir adam olduğu için, kederlendiğinin
kimse farkına varmazdı.

İstanbul’da iki devir oldu: Biri İstanbul’un; diğeri redingot devri…
Osmanlılar hiçbir zaman bu İstanbul’un devrindeki kadar zarif, temiz ve kibar
olmadılar. Tanzimatı Hayriye’nin en büyük eseri, İstanbulinli İstanbul
Efendisidir. Bu kıyafet dünyaya yeni bir insan tipi çıkardı ve Türkler bu
kıyafet içinde ilk defa olarak vahşi Asya ile haşin Avrupa’nın arasında gayet
hususi yeni bir millet gibi göründü. Yaşayış ve giyiniş itibariyle Şimal
kavimlerinden daha sade ve daha düşünceli olan bu millet, duyuş ve düşünüş
itibariyle Akdeniz kıyılarındaki medeniyetlerin bir hulasası şeklinde tecelli
ediyordu. Ağır kavuklu, alacalı, kesif Yeniçerilerin demir çarıklarının
çiğnediği bu toprakta hangi tohum, hangi hava bu çiçeği veriyordu? Zira, bu
beyaz pantolonlu, beyaz yelekli ve lüstrin kaloşlu Türkler, ince bir halattan
ibaret endamlariyle biraz evvelki boğum boğum adamlara hiç benzemiyorlardı.
Sultan Mecit devri ricalinin, Halet Efendi muasırlarının çocukları olduğuna
kim ihtimal verebilir? Bunlar, boyunlarından ipekli bir mendille boğulmuş
solgun benizleriyle onların cebir ve huşunetinden (Zorbalık ve sertliklerden
ürkmüş kimseler gibidirler. Hepsi de umumi işlerden çekinir, hiddetlerinde ve
hazlarında ölçülü, namuslu aile babaları ve kibar konak sahipleri idiler.

Bizde, Çerkes halayıklan, harem ağaları, Boşnak bahçıvanlarıyla büyük ev
hayatı asıl bu devirden başlar. Yüksek rütbeli devlet adamlarının tesis
ettikleri Osmanlı kibarlığının kundağı canfes astarlı ve serapa (Baştanbaşa)
ilikli İstanbul’un idi.

Sonra redingot devri geldi ve redingotu içinden yarı uşak, yarı kapıkulu,
riyakar, adi bir nesil türedi. Bu neslin en yüksek, en kibar simalarında bile
bir saray hademesi hali vardı. Çoğu, İkinci Abdülhamit Han devri ricalinden
olan bu adamların her biri bir hile ile efendilerinin arabasına binmiş
seyisleri andırıyorlardı. Bunların elinde İstanbul’da konak hayatı birdenbire
köşk hayatına intikal ediverdi. Ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin
üslubu kaldı; her şey gelenek dışına çıktı; her beyni tatsız ve soysuz bir
Arnuvo ve bir Rokoko merakı sardı; binalarımız, eşyalarımız, elbiselerimiz
gibi ahlakımız, terbiyemiz de rokokolaştı. Abdülmecit devrinin o ağır; zarif
ve için için gelenekçi Osmanlılığından eser kalmadı. Naim Efendi, aşağı yukarı
bu redingotlu nesle mensup olmakla beraber, vücudu henüz körpe iken
İstanbul’un içinde yetişip gelişmiş kimselerdendi.

Maziden bize yadigar kalmış bu gibi şahsiyetler, aramızda elan mevcuttur.
Bunlar, pek eski zamanlarda bile, eski adamlardandı. Ruhları sanki bir
merhalede durmuş gibidir. Nitekim Naim Efendinin bütün hatıraları, bütün
zevkleri, bütün muhabbetleri, kendisini güldüren ve ağlatan her şey mutlaka
bundan kırk sene evveline aittir. Onu dinleyen ve onu yakından gören bir
kimse zanneder ki, Naim Efendi yarım asırlık bir letarjiden (Uyanılmayan derin
uyku) henüz gözlerini açıyor ve şaşkın şaşkın etrafına bakınıyor. Vakıa o,
yirmi beş yaşından beri daima şaşan, tiksinen, ürken ve kaybolmuş bir ömrün
hasretini çeken bir adamdır. Onu insandan kaçar ve huysuz zannedenler
yanılıyorlar. Bütün çocukluğu ve bütün gençliği İstanbul’un en kalabalık bir
konağında geçen Naim Efendi, eğlenceli meclisleri, ahbap arasında sohbetleri,
misafirlere ziyafetleri pek severdi. Fakat öyle bir zamanda yaşadı ki,
bunların hepsi yasaktı; olmasa bile, eski devrin meclislerini, sohbetlerini,
ziyafetlerini, misafırlerini bulmak ne mümkündü? Naim Efendi, yeni sazdan,
yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde artık yazılan ve
konuşulan Türkçeyi de anlamıyordu.

Bundan on beş yıl evveldi, bir gün eline damadının okuduğu kitaplardan biri
geçti; kırmızı kaplı ve üstünün yazıları beyaz bir kitap… Epeyce bir müddet
parmaklarının arasında evirdi çevirdi; sonra gözlüklerini taktı, önce uzun
uzun kabı muayene etti, muharrin adını, kitabın serlevhasını (Başlığını) basım
tarihini okudu; bu kabta her gördüğü işaret, her okuduğu yazı, muharririn ismi
de dahil olmak üzere ona acayip geliyordu. Büyük bir tecessüsle cildin içini
açtı, fakat okumak ne mümkün! Naim Efendi adeta yeni kıraat dersine başlamış
bir çocuk gibi, kelimeleri heceliyor, bir cümleyi bin zahmetle sonuna kadar
ya tamamlıyor, ya tamamlayamıyor, veya tamamladıktan sonra da okuduğu şeyin
manasını iyice kavrayamıyordu. Vakıa bu, Edebiyat-ı Cedide külliyatından bir
romandı. Naim Efendi ise, bütün ömründe hiç roman okumamıştı. Bununla beraber,
onun bu kitapta anlayamadığı şey, ne eserin terkibi (Birleşimsel; burada
sentetik,yapma anlamında) mahiyeti, ne muharririn maksat ve gayesi idi,
doğrudan doğruya kelimelerin manasıdır ki ona müphem geliyor, doğrudan doğruya
cümlelerin teşkilindedir ki bir yabancılık, bir gariplik buluyordu. Fakat
sonraları, torunları yetişip de aynı dili evin içinde konuşmaya başlayınca,
onun nazarında bu kelimelerdeki müphemlik yavaş yavaş zail olmaya ve bu
cümlelerdeki garabet de yavaş yavaş kalkmaya başladı.

Naim Efendi, evvela damadı, sonra torunları sayesinde daha nelere
alışmıştı… Biçare adam, kızı evlendiği günden beri, aşağı yukarı yirmi
senedir, her gün bir eski itiyada veda etmekten ve her gün yeni bir
mecburiyete katlanmaktan başka bir şey yapmıyor. Ne Cihangir’deki konağında,
ne Kanlıca’daki yalısında ihtiyar ve yorgun vücudunu dinlendirecek bir köşecik
kalmıştır.

Bundan beş sene evveline kadar hiç değilse, karısı yanıbaşında idi,
rahatını, huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünceye
kadar, evinin içinde hakim ve amir kaldı. O, hayatta bulundukça ne kızının, ne
damadının, ne torunlarının eve ait umurda (İşlerde) o kadar hüküm ve nüfuzları
olmadı.

Gerçi, her biri kendi havasına, kendi dairesine ve kendine göre bir hayat
yapmıştı; fakat, gerek yalının, gerek konağın umumi nizamı bu iradeli ev
kadınının elinde idi. Naim Efendinin haremi Nefise Hanımefendinin bu nizamı
eski usul ile töreler arasında muhafaza ve idare etmek için dışarıda bir
ihtiyar uşaktan, içeride geçkin bir kalfadan başka icrail (Yürütecek ,yerine
getirecek) vasıtası olmadığı halde, evin her şeyi yine yolunda giderdi; zira,
her yeni gelen hizmetçiye birkaç gün içinde istediği terbiyeyi vermek, bu
kadına has fevkaladeliklerdendi. Vakıa fazla döverdi, fazla azarlardı; bunun
içindir ki son zamanlarda yeni hizmetçi bulmak hususunda epeyce müşkülat çeker
oldulardı. Biçare Nefise Hanımefendi, denilebilir ki, biraz da bu kahır
yüzünden öldü.

O öldükten sonra yerine kızı Sekine Hanım geçti; fakat Sekine Hanım, hiçbir
cihetten annesine benzemiyordu. Tıpkı babası gibi, çekingen, içinden titiz,
iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfuzuna ve çocuklarının
arzularına son derece uyardı.

Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi. Alafranga
hayat namına sabahtan akşama kadar bin türlü garabet yapan bu adam, Büyük
Hanımın vefatını müteakip, evi kendi heveslerine göre esasından değiştirmeye
kalktı; ne kadar eski eşya varsa hepsini tavan aralarına ve mahzenlere
attırdı, her odayı Avrupa’dan gelmiş mobilya kataloglarına göre ayrı bir
üslupta, ayrı bir renkte Pisaltiye döşetti.

Büyük Hanımın yetiştirmesi ne kadar hizmetçi varsa hepsine yol verdi, evin
içini Beyoğlu’ndan gelmiş beyaz önlüklü, başı topuzlu hizmetçilerle doldurdu
ve bütün bunların idaresini, çocuklarına mürebbiyelik eden Lehistanlı bir
kadına verdi.

Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye müfettişlerinden Servet Bey,
Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eden bir kazasker oğludur. Aldığı terbiye
ile yaşadığı muhit birbirinin aksi olan her insan gibi Servet Bey de daimi bir
ihtilaç, (Çarpıntı,çırpınma) daimi bir isyan içinde yaşar. Pederi Sadri
Molla’nın konağında alafrangalığı kendi odasının eşiğinden dışarı çıkmazdı.
Nasılsa küçükten beri Fransızca bilmek, bir müddet Galatasaray Mektebinde
bulunmak; bir müddet Beyoğlu muhitinde tatlı su Frenkleriyle düşüp kalkmış
olmak ona bir softa evinde, çıplak kadın resimlerinden, dizi dizi Fransızca
kitaplarından, vazolardan, biblolardan müteşekkil bir halvet yapmak ve bu
halvette yaylı bir şezlonga uzanıp, gözleri tavanda, ayakları havada, bir
taraftan Hollanda sigarını emerek, diğer taraftan yabani ve perişan bir
sesle birtakım opera parçaları terennüm ederek saatlerce vakit geçirmek
hakkını vermiştir. Daima muhayyel bir Avrupa seyahati için hazırlanmış bir
bavulu vardı, bu bavulun yanıbaşında bir de şapka kutusu dururdu. Bazı
sıkıntılı saatlerinde bir aynanın karşısına geçip, bu kutudan çıkardığı
şapkaları birer birer tecrübe ederdi ve başını bu serpuş ile örtülü görünce
adeta kendinden geçerdi. Nitekim böyle şapkalı, seyahat kostümleriyle veya
suare kıyafetinde hala birçok resimleri vardır. Ve bu resimler, hala gençlik
odasının duvarlarını süsleyen çıplak kadın resimlerinin yanında asılıdır.
Türkler içinde kimse bu Servet Bey kadar ateşle, coşkunca alafrangalığa düşkün
olmamıştır. Bu düşkünlükte o derece samimiydi ki, gerek babasının, gerek
kayınbabasının muhitinde bütün ahval ve harekatı hürmetle değilse bile, adeta
korku ve endişe ile karşılanırdı; zira, gözlerinde sarsılmaz bir imana ermiş
adamların ateşi vardı. İşte bu ateşin kuwetiyledir ki Servet Bey, Naim Efendi
konağında bütün iradesini istediği gibi yürütüyor ve hele inkılaptan beri bu
konakta artık hiç Türkçe konuşulmuyordu.

Naim Efendiler bu yaz Kanlıca’ya taşınmadılar ve bundan en ziyade Servet
Beyin çocukları memnun oldular. Zira, Boğaziçi’nin bu köşesi, asri
eğlencelerin hiçbirisine müsait değildi; tuhafiyeci camekanları önünde
gezinmelere, her adım başında bir ahbaba tesadüflere, akşam üstü çay
ziyafetlerine, bin türlü aşk ve alaka oyunlarına Kanlıca’da oturulan aylarda
epeyce sekte geliyordu. Hususiyle, Servet Beyin oğlu Cemil, henüz yirmi
yaşında bir mektep çocuğu olmasına rağmen, Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların,
gazinoların, barların, bazı eğlenceli evlerin sadık bir gediklisidir; bu
yaşında birçok tiryakilikleri, vazgeçemediği birçok itiyatları ve ikinci bir
tabiat haline girmiş zevkleri, hazları vardır. Hemşiresine ara sıra delicesine
sevdiği bir metresinden bahsettiği de olurdu. Bittabi, hu metresi de yaz kış
Beyoğlu’nda oturanlardandı. İşte, Cemil için sayfıye hayatı, bütün bu
mahzurlar yüzünden katlanılmaz bir angarya haline girmiştir. Tam Beyoğlu
hayatının uyanmaya başladığı bir saatte, Karaköy köprüsünden koşarak vapura
yetişmek, vapuru kaçırınca veya kaçırmak isteyince eve karşı vaziyetini
düzeltmek, gece kaçamaklarına makul bir sebep göstermek için maddi ve manevi
birçok zahmetlere girmek, onu son derece rahatsız eden işlerdendi. Her şeyde
hür fikirli olan babası da, bu geceyi dışanda geçirişleri asla mazur
göremiyordu; Servet Bey, ya ailevi ve terbiyevi bir kanaat eseri olarak
veyahut sadece babalık hissiyle bu hususta her nasılsa kaynatasıyle birleşiyor
ve karısının endişelerini haklı buluyordu:

Ben demiyorum ki, gezmesin, eğlenmesin, diyordu. Gençtir, tamperaman
sahibidir. Asri, modern hayata göre yetişecektir. Tabii bu hayatın her türlü
safahatını görecek. Bu hayatın her türlü safahatını yaşayacak. Fakat bu
yaşayış hiçbir zaman sıhhatini ihlal edecek bir dereceye varmamalıdır. Ben
demiyorum ki, İstanbul halkı gibi akşam gurup ile beraber evine sokulsun ve
yemeğini yer yemez uyusun. Hayır, hayır… Hiç değilse gece yarısı ve kabil
olmadığı takdirde sabaha karşı mutlaka evinde bulunmalı ve mutlaka yatağına
girmiş olmalıdır.

Biraderinin küçük sırlarına pek yakından vakıf olan Seniha ise, babası böyle
söylerken çapkın bir tebessümle bıyık altından gülerdi; zaten bu alaycı genç
kız için etrafındakilerin hangi hareketi ve hangi sözü gülünç değildir!
Büyükbabasının şahsiyeti, annesinin ahvali şöyle dursun, ekseriya pederi
Servet Beyin efkar ve harekatı (Düşünce ve Davranışları) bile ona iptidai,
sakat ve garip görünürdü. Zira, bu, Frenklerin, asır sonu diye
vasıflandırdıkları bir genç kızdı; asır sonu, yeni bir nevi içtimai örnektir
ki, harici ve dahili yaşayışında hale ve maziye ait her türlü kayıttan azade
ve istikbalin henüz hazırlanan cereyanlarına tabidir. Seniha, daima en son
çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe, ince ve çalak vücudu,
ipekböcekleri gibi daimi bir istihale (Biçim değiştirme,başkalaştırma)
içindedir. Günün aydınlıklarına göre mütemadiyen rengi değişen yeşil gözleri
gibi sesinin bestesi, kımıldanışlarının ahengi ve hatta başının şekli de
mütemadiyen değişirdi. İçi de tıpkı dışı gibiydi; tıpkı gözlerinin rengine
benzeyen bir ruhu vardı, kah ihtilaçlı, kederli, bulanık ve fena, kah berrak,
rakit (Durgun) ve ekseriya bir havai fışek gibi şenlikli idi. Fakat bu küçük,
şeytan mevcudiyetinin hiç değişmeyen bir hususiyeti vardır ki, o da alaycılığı
ve şuhluğudur. En ziyade zevk aldığı kitaplar, Gyp’in romanları, yeni tiyatro
piyesleri ve Paris’in mizahi gazeteleriydi. Gyp, ona bir ikinci ana, bir
ikinci mürebbiye olmuştu. Bu muharririn romanlarındaki serbest tavırlı, yarı
oğlan, yarı kadın genç kızlar, üzerlerinde ruhunu biçtiği modellerdir.
Denilebilir ki sabahtan akşama kadar her gün bütün meşguliyeti bu genç kız
tiplerini hayata tatbik etmekten ibarettir.

Seniha, yağmurlu bir kış günü, elinde tuttuğu bir küçük kamçıyı sağa sola
sallayarak, kapılara, duvarlara ve eşyaya vurarak, gayet sıkıntılı bir tavırla
evin içinde dolaşıyor, bir aşağı iniyor, bir yukarı çıkıyor, adeta duvarlar
arasında dar bir kafese hapsedilmiş büyük bir kuş gibi çırpınıp duruyordu. Tam
bu esnada, karşısına büyükbabası Naim Efendi çıkıverdi: İhtiyar adam, kürküne
bürünmüş, elinde kalın ciltli bir kitap, bir odadan öbür odaya geçiyordu.

Senihe, şikarını (Durgun) bekleyen bir tazı gibi, Naim Efendinin üzerine
atıldı ve kamçısıyle kalın ciltli kitabın üstüne birkaç kuvvetli darbe
indirerek:

Büyükbaba, siz hayat kadar bunaltıcısınız!.. dedi. Sonra bir mahalle
çocuğu tavrıyle ıslık çalarak uzaklaştı, gitti.

Naim Efendi, bir müddet şaşkın şaşkın torununun arkasından baktı, içinden:
Lahavle, lahavle, diyordu; bu kızda acayip bir hal var!

Zaten, Naim Efendi, evin içinde ne olursa daima bu acayip kelimesiyle
adlandırırdı. Teessürleri asla bir öfke derecesine varmazdı, zira, gördüğü ve
işittiği şeylerin hiç biri garabetlerinin derecesi itibariyle havsalasına
sığacak bir mahiyette değildi. Kızmak veya gücenebilmek için mutlaka biraz
anlamak lazımdır. Naim Efendi ise ne damadının, ne torunlarının yaşayış
tarzlarındaki manayı anlayamıyordu. Alafranga, asrın icabatı… Bu kelimeler
konağın içindeki yeni vaziyeti onun nazarında kafı derecede aydinlatamıyordu.
Ekseriya kızıyla, bazen damadıyla aralarında hafif münakaşalar olurdu. Naim
Efendi, kızına derdi ki:

Yavrum, çocuklarının ahval ve harekatını hiç beğenmiyorum. Bu Lehli kadın
zannederim ki, bunlara yanlış bir terbiye verdi. Seniha on sekizine bastı,
fakat hala sekiz yaşında bir çocuk gibi hoppa ve yaramazdır. Cemil daha
yirmisine girmedi. Fakat otuz yaşında bir gencin hayatını sürüyor. O yemekten
sonra sizin önünüzde ayak ayak üstüne atıp sigara içmeler nedir? O eve
istediği saatte girip çıkmalar nedir? Ne babasını dinliyor, ne seni… Ben
ise, doğrusu her şeyi görmezlikten geliyorum. Ne kıza, ne oğlana ağzımı açıp
bir kelime söylemiyorum; mazallah, bana karşı da bir itaatsizlik ederler, bir
ters cevap verirler diye korkuyorum…

Naim Efendi, biraz da torunlarını çok sevdiği için sesini çıkaramazdı. Yoksa
her şeye rağmen konağın içinde hürmet edilen, korkulan yegane amir yine o
idi. Biraz şiddet gösterecek olsa, her şeyin yoluna girmesi ihtimali henüz
mevcuttu. Fakat ne yazık ki, o zayıf kalpli bir büyükbaba idi. Sonra da aldığı
terbiye onun -kiminle olursa olsun- yüksek sesle konuşmasına bile müsait
değildi. Bir gün, -inkılabın ilk aylarında idi- damadıyle siyasi bir
mübahaseye (Söyleşiye) giriştilerdi. Naim Efendi, gazetelerden şikayet
ediyordu:

Efendim, her şey iyi… Fakat, bu gazeteler pek ileriye varıyorlar; diyordu.
Memlekette, hiçbir şeye karşı hürmet hissi bırakmadılar; Padişaha, vükelaya
karşı en kaba elfazı istimalden (Sözcükleri kullanmaktan) çekinmiyorlar.
Hayatı umumiye derken, herkesin hayatı hususiyesine de tecavüze başladılar.
Geçen gün Erenköy’ünde Hasip Paşayı, ziyaret etmiştim; biçare adam öyle bir
tehevvür (Kızgınlık) içinde idi ki, haline acıdım, meğer, Tanin gazetesi
müşarünileyhin (Adı geçenin,onun) nezareti esnasında da birçok
ihtilaslar (Hırsızlık) ve suistimaller vuku bulduğundan bahsediyormuş,
halbuki…

Damadı Servet Bey, sinirli bir hareketle sözünü kesti:

Halbuki… Yok efendim, bir rejim gidip, yerine diğer bir rejim geldi mi,
tabiidir ki bu rejimin adamları öbür rejimin adamlarından hesap soracaklar.
Bahusus, yıkılan idarenin nasıl bir idare olduğunu siz herkesten iyi
bilirsiniz.

Naim Efendi, bir çocuk gibi utandı:

Hiddet buyurmayınız, efendim, dedi. Bendeniz hesap sorulmasın demedim…
Haşa. Yalnız düşününüz bir kere…Vicdanınıza müracaat ederim. Hasip Paşa
Hazretlerinden nasıl hesap sorulabilir, bu kadar mübarek bir zat… Sizi temin
ederim ki, beş parası yoktur. Zevcesinin servetiyle geçinir.

Servet Bey, kabili hitap (Kendisiyle konuşulması ,görüşülmesi mümkün)
olmayan kimselerle konuşanlara mahsus bir iç sıkıntısıyle:

Efendim; dedi. Memlekette bir mahkeme ve bir adalet kapısı var. Hasip Paşa,
mahkemeye çekilir, adalete teslim edilir, eğer masum ise ne ala, değilse…
Giyotin efendim, giyotin temizler… Yalnız namussuz kafaların değil, fakat,
eski kafaların hepsi de kesilmelidir!

Naim Efendi, son cümledeki bu vahşi imayı hissetti. Fakat, kendinde cevap
vermek kudretini bulamadı, gözlerini yere indirdi ve derin derin düşündü.

:::::::::::::::::::

II

Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar
kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam saat beşte konağın büyük
salonunda kendisinde nadir görülen bir hanımefendi vakarıyle ziyaretçilerini
beklerdi.

Bunların bazısı, mürebbiyesi Madam Kronski vasıtasıyle tanıdığı birkaç
Beyoğlu madam ve matmazelleri; diğerleri çocukluk arkadaşlarından genç kızlar
ve aile dostu genç kadınlardı; bunlar arasında, biraderi Cemil’in
arkadaşlarından bazı genç adamlar da bulunurdu. Hassaten Faik Bey isminde bir
genç, konağın daimi misafiri ve Servet Beyin çocuklarının ayrılmaz bir yoldaşı
idi. Bunun içindir ki Faik Bey, pazartesi günleri öğle yemeğinden itibaren
konakta bulunur ve ziyaretçilere, ev sahipleriyle birlikte intizar (beklemek)
ederdi. Bu pazartesi de öyle oldu.

Saat on biri henüz geçmişti. Seniha’nın oda kapısı bir dans havasıyle
vuruldu. Seniha daha yataktaydı. Tembel ve mahmur bir sesle Fransızca:

Ne var? diye sordu.

Kapıya vuran Faik Beydi:

Benim, benim; bu ne uyku, dedi. Şimdi Cemil’in odasına uğradım, cevap
bile vermiyor.

Seniha, suni bir huysuzlukla mırıldanarak yataktan indi, arkasına bir
penyuvar aldı, kapıyı açtı ve şımank bir tebessümle:

Doğrusu, çok münasebetsizsiniz, Faik Bey! dedi ve genç adama selam bile
vermeksizin bir sıçrayışta tekrar yatağa girdi, yorganını boğazına kadar
çekti, gözlerini kapadı.

Faik Bey yatak kıyafetiyle, onu ilk defa görmüyordu. Bu genç kız vücudunun
bazı latif sırları, gelişmesinin ilk devrelerinden beri onca malumdu. Faik Bey,
Seniha için, elimde büyüdü’ diyebilirdi. Zira, beş sene evvel Seniha bir
çocuktu. Fakat Faik Bey, yine yirmi yaşında bir delikanlıydı ve yine böyle
Cemil’in samimi dostu sıfatıyle konağın içinde dolaşırdı, çocukların yatak
odalarına girer, çıkardı; bunun içindir ki, Faik, bu sefer de Seniha’nın
penyuvardan sıyrılarak yatağa atlarken ta kalçalarına kadar açılan biçimli
bacaklarına ortası derin bir hatla ayrılmış sırtına ve omuz başlarının fildişi
rengindeki yuvarlaklarına dikkat bile etmedi; lenfavi (Ağır ,soğukkanlı)
lakayt bir tavırla tuvalet masasının önüne yaklaştı. Uzun bir müddet aynada
kendine baktı, sonra bir tırnak takımı içinden ince bir törpü aldı, şezlonga
uzandı ve tırnaklarını yontmaya başladı.

Kuniral, zayıf, uzun ve saçları iyi taranmış bir gençti o. Yüzünün hatları
gayri muntazamdı, ağzı büyüktü. Fakat, gözlerinin yorgun ve aynı zamanda
hummalı bir bakışı vardı. Esasen, kadınların hoşuna giden tarafı -zira,
kadınlarca Faik Bey pek çok rağbet kazanmış bir delikanlıdır- en ziyade bu
bakışı idi. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış,
oturmuş olduğu için tavır ve hareketlerinde hiç sahte görünmeyen bir Frenk
zarafeti ve kıvraklığı vardı.

Bir mecliste hikayeler anlatmayı, kadınlara üstü kapalı imalı lakırdılar
söylemeyi, oturup kalkmayı, piyano çalmayı, dans etmeyi, hulasa Garplı salon
adamının bütün gösterişlerini kendine tamamıyle mal etmiş, mevcudiyetine
sindirmişti; sair gençler, onun yanında beceriksiz, çiğ, züppe, çocuk ve
bayağı görünürlerdi.

Seniha, gözleri yarı kapalı, uzun kirpikleri arasından Faik Beyi süzdü. Onda
hiç uyumamış bir adam hali vardı, gözkapakları sarkmış ve ağzının iki
tarafındaki çizgiler derinleşmişti. Seniha, bir uyku arasından gibi seslendi:

Faik Bey, dün gece neredeydiniz?

Dün gece mi? Söyleyemem!

Aman, ne kadar can sıkıcısınız.

Can sıkıcı… Asıl sizin sualiniz…

Genç kız yatağında sinirli bir hareketle döndü, yüzünü duvar tarafına,
arkasını Faik Beye çevirdi ve bu hareketten sonra yarıya kadar sıyrılan
yorganın açık bıraktığı yerlerden Seniha’nın sırtı ta beline kadar göründü.
Delikanlı bakmadı bile. Genç kız sayıklar gibi bir sesle, sözüne devam etti:

Öyle ise, neredeydiniz size ben söyleyeyim.

Ne iyi, beni zahmetten kurtarmış olursunuz.

Faik Bey, siz dün gece çok fena şeyler yaptınız.

Faik Beyin dün gece yaptığı şey gerçi çok fena idi. Sabaha kadar kumar
oynamış ve hayli kaybetmişti. Naim Efendi, Kasım Paşa -Faik Beyin babası- ile
pek eski ve pek samimi ahbap olmakla beraber, oğluna, birçok sevimsiz ve
serbest hareketleri bir yana, asıl bu kötü huyu için hiç tahammül edemezdi.
Kaç defa Cemil’e münasebeti kessin diye damadı ve kızı nezdinde teşebbüste
bulundu. Kaç defa Cemil’i karşısına alıp nasihat verdi ve hatta yalvardı.

İhtiyar; dindar ve namuslu kimseler nazarında kumar, seyyiatın
(Kötülüklerin, günahların) en müthişidir. Ocakları söndüren bu, evleri yıkan
bu, insanı hırsızlığa, cinayete, intihara sevk eden budur; bunlar, kadını
kumar nispetinde tehlikeli zannetmezler. Bunun içindir ki, Naim Efendi, Faik
Beyin, Seniha’nın yatak odasına girip çıkmasından ziyade, Cemil’in onunla
beraber geç vakitlere kadar dışanda kalmasından ürker ve endişe eder.

Bu hususta hissi onu aldatmıyor. Hakikaten Faik Beyde kumar iptilası her
iptilanın fevkindedir, o daha şimdiden kadından bıkmış ve sevdadan
yorulmuştur. Nitekim o gün, akşam üstü çaydan sonra kadınlar gülüşüp konuşmaya
o kadar meyyal, gençler fısıldaşıp söyleşmeye o kadar teşne iken Faik Bey
ısrarla, bir poker partisi yapmak teklifınde bulundu ve meclisin umumi
itirazlarına rağmen, salonun bir köşesinde bir kare teşkil etmeye muvaffak
oldu. Zira, Cemil’den başka Madam Kronski ve Beyoğlulu diğer birkaç madam, bu
oyunun coşkun heveskarlarındandılar.

Seniha, salonun diğer bir köşesinde arkadaşlarından iki genç kızla
biraderinin dostlarından iki genç adam ve yeni evlenmiş bir hanımdan bileşik
bir grup ortasında büyük halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu
şiirleri dinler görünüyordu. Ta içinden Faik Beye kızgındı. Zira, bu
meclislere revnak (Parlaklık,süs) verebilecek yalnız onun sohbetleri, onun
esprileri, onun şakalarıydı. O, bir köşeye çekilir çekilmez oda, suyu çekilmiş
bir havuza dönüyor ve hiç kimse ne yapacağını bilemiyordu. Seniha’nın ise,
başkalarının sözlerinden dehşetli bir surette içi sıkılıyordu. Hele halazadesi
Celis’in şiirlerine hiç tahammülü yoktu. Bu genç, kendisinden ancak bir iki
ay küçük olmasına ve şimdiden birçok şiirleri bazı mecmualarda çıkmış olmasına
rağmen, ona, parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı
bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Hakkı Celis her okuduğu
manzumenin sonunda:

Abla, dün gece bir sonnet daha yazdım. Haftaya Nihal mecmuasında çıkacak;
derken, Seniha, aklı başka yerlerde: Güzel! Güzel! diyordu ve genç çocuk
bundan cesaret alarak tekrar okumaya başlıyordu.

Mamafih, Seniha’nın yanındaki genç kızlar bu şiirlerden pek çok zevk alır
gibiydiler. Gözlerinin içinde bir cezbe aydınlığıyle genç şaire bakıyor ve
her inşadın (Okuma, okuyuş) sonunda:

Aman, ne fevkalade, ne fevkalade!.. Kuzum, bize bunu bir kağıda yazıverin,
diyordu. Heyecanlarında az çok samimi idiler. Bu iki hemşire, şiiri musikiye
tercih edenlerdendi. Nitekim, yanlarındaki genç adamlardan biri kalkıp da
Seniha’dan bir parça piyano çalmasını rica eder etmez, bunlar , Celis’i ta
dizlerinin dibine çağırdılar ve yalvaran gözlerle:

Devam ediniz, siz devam ediniz, dediler.

Seniha, bütün hıncını şimdi piyanodan alıyordu. O delikanlılar
yanıbaşlarında duruyor ve biri notanın yapraklarını çevirmekle, diğeri çalınan
havayı terennüm etmekle meşgul oluyordu. Demincek onların grubunda bulunan
yeni evlenmiş bir genç kadın, dinlemek için ta yakına geldi ve bir murakabes
vaziyeti aldı. Seniha, bilinmez nedendir, hem bu , genç kadına hem de o genç
adamlara kızıyordu.

Macit Bey, yaprakları çabuk çeviriyorsunuz! diye çıkışmış; birkaç dakika
sonra, öbürüne: Amma da yanlış söylüyorsunuz, Nazif Bey! demişti.

Sonra, çaldığı hava bitip de taburenin üstünde arkasına döndüğü zaman, hala
dalgın ve coşkun tavrını muhafaza eden genç kadına:

Belkıs, kendine gel, çaldığımız bir bar havası idi; diyerek güldü ve
salonun bir tarafında pokerciler grubunu, diğer köşesinde o genç kızlarla
küçük Celis’i görür görmez derin bir can sıkıntısıyle tekrar piyanosuna döndü:
Şimdi söyleyin, daha ne çalayım, Macit Bey? dedi. Macit Bey, notaları
karıştırıyordu. Bu, kendini beğenmiş ve her şeyi bilmek iddiasında bir genç
adamdı. İstanbul’da en iyi giyinen ve kadınlar nezdinde en çok rağbet kazanan
Türk gencinin kendisi olduğuna emindi.

Gerçi, bazı geceler onun sabaha karşı Beyoğlu barlarında Viyanalı
fahişelerle vals ettiğini ve her akşam üstü, kıyafetine ait bir iş için,
Mir’e uğradığını bilenler vardı. Fakat zengin dostlar alemindeki
muvaffakıyetlerinden hiç kimsenin haberi yoktu. Mütemadiyen kadın peşinde
koştuğu görülür. Lakin bunlardan birine yaklaşıp da, konuştuğu henüz vaki
olmamıştır. Bir gün Seniha ile biraz açılmak teşebbüsünde bulundu ve genç
kızdan şu cevabı aldıydı:

Macit Bey, siz benim tipim değilsiniz. Ben, esmer ve uzun boyluları
severim. Siz, kısa ve beyazsınız. Ben, giyinişte biraz itinasız olanları
severim, siz ise, henüz ütüden çıkmış kostümlerinizle ve dimdik duruşlarınızla
tıpkı elbise mağazalarının camekanlarındaki mankenlere benziyorsunuz.
Sesinizin ahengi hoşuma gitmiyor. Sonra ben, her şeyden evvel beni beğenen
erkekleri severim, siz ise kendinizden başka kimseyi beğenmez gibi
görünüyorsunuz.

Nazif Beye gelince, o da Macit Beyden pek farklı bir insan değildir. Esasen
bütün gün, bütün gezmelerinde, bütün eğlencelerinde beraberdirler. Beyoğlu’nda,
Doğruyol’da onları ayrı ayrı gören hiç olmamıştır. Biraz da akrabadırlar.
Macit Beyin babası Abdülhamit devrinde ailesiyle beraber Beyrut’a sürüldüğü
zaman, uzun müddet Nazif Beyin babası Afif Paşanın evinde misafır kaldılar ve
teyzesinin kızını, Nazifin halazadesine verdiler. Afif Paşa, şimdi ayan
azasındandır, Macit’in babası Enis Paşa ise, ilanı meşrutiyeti müteakip sıra
ile birçok nezaretlere geçmişti.

Poker masasından yükselen gürültü adeta piyano sesini boğuyordu. Seniha
tuşlara daha büyük bir şiddetle bastı. Sonra, yarı ciddi yarı sahte bir
asabiyetle yerinden kalkıp oyunculara doğru gitti:

Yeter artık, burayı bir tripo’ya çevirdiniz;’ dedi ve Faik Beyin önündeki
fişleri karıştırmak, dağıtmak istedi. Fakat, daima o kadar lakayt, şakacı,
tahammüllü ve rint olan Faik Bey, oyunda gayet ciddi ve asabiydi, genç kızın
omzunun üstünden uzanan elini bileğinden yakaladı, arkaya doğru itti. Cemil,
gayet gevrek bir kahkaha ile gülüyor:

Seniha, bırak! Kaybediyor, kaybediyor, zavallı! diyordu. Beyoğlulu madam
pek zarif bir nükte söylüyormuş gibi:

E, oyunda kaybeden aşkta kazanır, dedi.

Ve madamın baş ucunda duran Macit Bey bu sözü üzerine alınarak gülmeye
başladı. Seniha, gittikçe artan bir asabiyetle şiir okuyanlara doğru gitti ve
afacan, şımarık bir çocuk tavrıyla Hakkı Celis’in uzun perçemli saçlarından
yakalayıp yukarı doğru çekti. Biçare genç sapsarı kesildi ve ağzında yarım
kalmış bir mısra ile gülmeye çalıştı. İki hemşireden birisi, Nuriye Hanım,
saçları çekilen genç şaire şefkatle bakarak:

Zavallı şair! İşte sizin nasibiniz bu… dedi.

Öbürü, Neyyire Hanım, Celal Sahir Beyden birkaç mısra okudu:

-Saçlarım, saçlarımla eğlenme!

Bırak onları nasıl perişansa

Öyle kalsın ve ihtizaz-ı mesa…

Seniha, şimdi munis bir kedi gibi Hakkı Celis’e sokuluyor, bir kolunu genç
adamın ensesinden geçirip, dizlerinin üstüne oturuyor, diğer eliyle çenesini
okşuyordu.

Zavallı çocuk, zavallı çocuk… Ne kadar sarardın! A, ne kadar sapsarı
kesildin! Söyle bana, ‘mesa’ ne demek?

Küçük şair heyecandan tıkanıyordu. Genç kız, elini halazadesinin göğsüne
götürdü ve birden sanki o göğüs üstünde gezinen eline bir iğne batmış gibi,
yerinden fırlayıp hayretle geri çekilerek:

Ayol baksanıza, kalbi yerinden kopacak, kalbi yerinden fırlayacak… Öyle
çarpıyor, öyle çarpıyor ki!.. diye haykırdı.

Nuriye ve Neyyire Hanımlar sıra ile ellerini Hakkı Celis’in göğsü üstüne
koydular ve aynı hayretle genç adamın yüzüne baktılar. O, artık heyecanını
saklayamayacak bir haldeydi; koşarak salondan çıktı. Neyyire Hanım:

Biçare genç, çok hassas! dedi.

Ve manidar gözlerle Seniha’nın yüzüne baktı. Seniha şimdi poker grubuyla
meşguldü, dalgın dalgın cevap verdi:

Evet, lüzumundan fazla.

Akıbet saat yedi buçukta oyun nihayet buldu. Birer birer masanın başından
kalktılar. Faik Bey ziyanını çıkarmış, hatta biraz da kazanmıştı: Gülerek,
Seniha’ya yaklaştı:

Hangi elinizdi, bakayım, önümdeki fişlere dokunan?

Ve kendine uzatılan eli dudaklarına getirerek ilave etti:

Sevgili el, biraz dokunur dokunmaz öyle bir şans getirdi ki, bu adeta bir
peri eli…

Beyoğlulu madam, yine aynı soğuk zarafetiyle bir nükte daha söylemek istedi:

Ama, bu sizin için bir cihetten hiç iyi değil, dedi. O el fışlerinize
dokunur dokunmaz kaybetmek sizin menfaatinize daha uygundu.

Faik Bey, geniş bir kahkaha ile cevap verdi:

Oh, kalpten evvel kese… diyerek Neyyire Hanımların yanına seğirtti.
Onlar, Faik Bey daha söze başlamadan kırıtıp gülüşmeye koyuldular; zira
biliyorlardı ki bu genç adam, tuhaf ve şakacıdır. Biraz ötede Cemil,
arkadaşlarıyle koltuklara kurulmuşlar, sigara içiyorlar ve yüksek sesle
konuşuyorlardı. Faik Bey biraz da onların yanında kaldı, sonra piyanoya
yaklaşarak, ayak üstünde yarım bir hava çaldı. Daha sonra birden mihaniki bir
hareketle salondakilere döndü. Yerlere kadar bir reverans yaptı:

Hanımlar, efendiler, au revoir!

Seniha:

A, niçin? Bu akşam yemeğe kalmayacak mısınız? Öyle dememiş miydiniz? diye
soruyordu. Faik Bey:

Kalmak isterdim, fakat kabil değil, bilseniz… Kabil değil, dedi ve çıktı
gitti.

Öbür davetliler de sekiz buçuğa doğru birer birer çıkıp gittiler. Cemil de
sıvıştı. Madam Kronski odasına çıktı.

Seniha alacakaranlıkla dolan salonda bir müddet yalnız kaldı,
alacakaranlıkta, bu genç kız, bembeyaz görünüyordu. Pencerenin önünde
koltuğun içine atılmış bir demet zambak gibiydi. Düzgün ve narin endamı
şeklini kaybetmiş, bu ılık yaz akşamında sanki eriyordu. Ruhunda da böyle bir
eriyiş vardı. Derin bir iç sıkıntısı bu alacakaranlık gibi asabını sarmıştı.
Niçin öbürleriyle beraber çıkıp gitmemişti? Bütün gece bu koca evin içinde
yapayalnız ne yapacaktı? Bu ev, bazı günler, bazı saatler ona bir mezar gibi
görünüyordu. Nefesi darlaşıyor ve sokağa fırlamak, koşmak, haykırmak
istiyordu. Ta on dört yaşından beri kalbinde bilmediği yerlerin, görmediği
şeylerin, tanımadığı kimselerin hasreti vardı. Fransızca, Nereye kaçmalı?
sözü dilinde daimi nakarattı. Bu memlekette ve bu konakta ona her şey dar, az
ve adi görünüyordu. Eşya, arzusuna göre değildi. Evin nizamı her türlü
ihtişamdan ari idi (Uzaktı), büyük babası, annesi, hatta bazen babası ona,
lisanlarını anlamadığı, hareketlerinden ürktüğü başka cinsten birtakım
mahlukat gibi geliyordu.

Biraz Madam Kronski ile anlaşabiliyordu. Bu kadın, ona Avrupa’da sürülen
yüksek hayatın bazı safahatına dair hikayeler anlatır ve hayalindeki aleme
cari verirdi. Zira, Madam Kronski -kendi iddiasına göre- Lehistan’ın en eski
ve asil ailelerinden birine mensup bir devlet düşkünü idi. Avrupa’nın muhtelif
yerlerindeki şato eğlencelerine, Çar sarayının merasimine, at üstünde sürgün
avlarına, Almanya’nın, İsviçre’nin kür yerlerindeki palas hayatına,
Fransa’nın cenup sahillerindeki gazino safalarına ve nihayet Paris’in
salonlarına, bulvarlarına, kahvelerine, tiyatrolarına dair birçok şeyler
biliyordu. Seniha bütün bunları dinlerken kendinden geçerdi ve gözlerinde bir
humma ateşiyle:

Madam, söyleyin, bu hayata karışmak için ne lazım? diye sorardı.

Madam Kronski şeytani bir tebessümle gülerdi:

Oh, çok zengin olmalı, çok zengin; derdi.

Ve kaybolan servetlerinden bahsetmeye başlardı. Annesinin bir inci
gerdanlığı vardı ki babası bir banka işinde iflas ettiği gün, tamam yüz bin
liraya satılmıştı. Bütün Varşova’da bu incinin bir mislini daha bulmak kabil
değildi. Gerçi, Nis’te, Kontes bilmem kimin; parmağındaki zümrüt yüzük de
efsanevi bir kıymeti haizdi. Fakat, Monte Karlo’da bir kumar masası başında
yarım milyon franga gitti.

Madam Kronski:

Çocuğum, görmeliydin bu kumar masası etrafındaki ziynet ve ihtişamı ve
ortada dönen paranın miktarını; derdi, kadınların elleri mücevherattan
adeta kımıldayamayacak derecede ağırlaşır; yeşil çuhanın üstüne sarı altın,
küreklerle dökülür, boşaltılır.

Seniha, Madam Kronski ile hasbıhallerinin bu hasis tarafını hiç sevmezdi.
İçin için tantana ve debdebeye, iyi kumaşlara, nadide mücevherata pek düşkün
olmakla birlikte, haddizatında paraya büyük bir ehemmiyet vermezdi. İsterdi ki
bütün bu güzel şeyler kendiliğinden önüne yığılsın. Nereden geldiğini, kimin
aldığını bilmesin. Halbuki ömründe ilk defa böyle bir genişliğin tadını
tatmamıştı. Gerçi, arzularının birçoğu tatmin ediliyordu. Fakat, o kadar ağır
bir tarzda ve o kadar güçlüklerle ki, hepsinin sonunda ilk şevkinden eser
kalmıyordu. Zaten pek maymun iştahlıydı; birçok gürültü, birçok inat ve ısrar
ile istediği şeyler olur olmaz, kalbine derhal bir bıkkınlık gelir ve biraz
evvelki arzusu hemen bir isteksizlige dönüverirdi. Seniha’nın dolabında hiç
giyilmeden modası geçmiş, sararıp solmuş ne kadar elbise, senelerden beri
kunduracıdan geldiği gibi duran kaç çift kundura vardır.

Her Beyoğlu’na inişte alınıp bir kenara atılmış mendil, eldiven, çorap gibi
eşya ise yığınlar teşkil etmektedir. Bütün bunlara rağmen Seniha, yine
büyükbabasını lüzumundan fazla pinti, babasını hala ağlanacak derecede züğürt
bulur ve bazı böyle sıkıntılı akşamlarda kendisini dünyanın en bedbaht ve en
yoksul kızlarından biri telakki ederdi.

Gerçi, son zamanlarda Naim Efendi konağında, bir yabancının bile gözüne
çarpacak derecede bazı değişiklikler oldu. Bu sene yalıyı kiraya verişleri
bunlardan biriydi; atlardan birinin ölümü üzerine diğer atı da satıp, hususi
araba kullanmaktan vazgeçişleri ve arabacı ile seyisleri savışları bunlardan
ikincisiydi. Altı aydan beri Madam Kronski’nin maaşını veremeyişleri ve
Beyoğlu’nda bazı terzi ve tuhafiyeci hesaplarını ödeyemeyişleri bunlardan
üçüncüsü ve belki de en ağırıydı.

Seniha, akşam karanlığında bütün bunları düşünürken büyükbabası Naim Efendi,
yavaş yavaş salonun ortasına kadar gelmiş ve:

Seniha, kızım! Seniha, sen misin? diye seslenmişti.

Genç kız cevap vermedi. İhtiyar adam sordu:

Yavrum, niçin karanlıkta oturuyorsun?

Ve arkasında koridordaki lambaları yakmakla meşgul hizmetçiyi çağırdı:

Marika, buranın lambasını da yak!

Sonra gitti, pencerenin yanında torununun tam karşısında bir koltuğa oturdu.
Naim Efendi, evin içinde herkesten ziyade Seniha’yı severdi ve ona kendini
sevdirmek için adeta yaltaklanırdı. Fakat bu akşam, Seniha’yı o kadar küskün
ve kasvetli buldu ki, ağzını açıp bir kelime daha söylemeye cesaret edemedi.

Seniha hiç beklenilmeyen bir anda, birdenbire yerinden fırladı ve
büyükbabasının dizlerine oturarak bir kolunu boynundan geçirdi -bu, onun
mutat hareket tarzlarından biridir- ve ağzını ihtiyarın kulağına yaklaştırıp
şu garip suali sordu:

Büyükbaba, çok sefalete düştük, değil mi?

Naim Efendi, kafı derecede kuvvetli olsaydı, kucağındaki bu acayip mahluku
silkip yerinden fırlatacak ve koridorlardan koşarak, merdivenlerden atlayarak
konağın dört bir köşesine, Yetişin, yetişin! Seniha’ya bir şey oldu! diye
haykıracaktı. Bütün vücudu titriyordu.

Sefalet mi? O ne fena söz? Niçin, yavrum, niçin? Neyin eksik! Neyin eksik?
diyordu.

Fakat Naim Efendi bunu söylemekle beraber, birdenbire, ta içinden bütün
eksik şeyleri hissetti ve o güne kadar, genişlik ve bolluk içinde yetişmiş
kimselere mahsus bir itminan (Güven) ile sefalete, zarurete inanmak şöyle
dursun, hatta bir parça müzayakaya (Parasızlık,geçim sıkıntısı) bile ihtimal
veremeyen bu ihtiyar adamın kalbine genç kızın bu çılgınca suali üzerine ilk
defa olarak korkunç bir yoksuzluk (İlk metinlerdeki para sözcüğü bu sözcükle
karşılanmış) endişesi düştü. Gerçi, Vefa Hanındaki merhun (Rehin edilmiş)
hissesinden, Çemberlitaş’taki satılık arsasından, Kanlıca’daki yalısından, bir
de tekaüt maaşından başka nesi kalmıştı. Bu tekaüt maaşı ise ancak gündelik
masrafa yetişebilirdi. Halbuki Cemil’le Seniha her gün bu paranı iki mislini
harcıyorlardı ve her tarafa biraz borçları vardı.

Naim Efendi, o akşam yemekte görünmedi. Erkence odasına çekildi yattı;
fakat sabaha kadar gözlerine uyku girmedi.

:::::::::::::::::::

III

Naim Efendinin hemşiresi Selma Hanımefendi Çemberlitaş civarında büyük bir
konakta oturur. Biraderinin küçüğüdür. Fakat, genç kızlığından beri ailenin
içinde herkesten ziyade kendisine hürmet ettiren ağır, haşmetli ve amirane bir
hali vardı. Naim Efendiyi genç yaşından beri kah yakından, kah uzaktan sevk
ve idare eden Selma Hanımefendidir. Naim Efendi, hatta evlendikten sonra bile
birçok zamanlar hemşiresinin tesiri altında kaldı; bu kadının aklıselimine,
azim ve iradesine, dirayet ve basiretine hayrandı. Karısının vefatından beri
hemen her sokağa çıkışında bir kere ona uğrardı. İki kardeş, uzun uzadıya
dertleşirler, hasbıhal ederlerdi. Naim Efendi, bu hasbıhallerden ekseriya
dayak yemiş, kabahatli bir çocuk gibi çıkardı. Zira, Selma Hanımefendi, pek
ziyade tok sözlü bir kadındır. Herkesin kusurunu yüzüne vurmakta ve işlenilen
hatanın hiç değilse dille cezasını vermekte zerre kadar insafı yoktur.

Nitekim torunuyle o garip konuşmaların ertesi günü, derin hasbıhal
ihtiyacıyle hemşiresine koşan Naim Efendi, Selma Hanım tarafından o kadar sert
bir muameleye maruz kaldı, o kadar sarsıldı ve tartaklandı ki, adeta kendini
tutmasa konağa dönerken arabasının içinde hıçkırarak ağlayacaktı.

Hemşiresi, yan hiddetli, yan müstehzi bir tavırla ona demişti ki:

Maşallah… Demek, Seniha’nın aklı böyle ciddi şeylere de eriyor! Ben
zannederdim ki, o, ipeğin renginden, sürmenin cinsinden, Beyoğlu’nun
kaldırımında sekmekten ve gençlerle Fransızca şarkılar söylemekten başka bir
şey bilmez. Meğer, ara sıra evin umuriyle de alakadar oluyormuş, iyi ya, işte
sevinin, ağabey, sevinin: Torunun, kızından daha akıllı çıktı. ‘Büyükbaba, çok
sefalete düştük, değil mi?’ Sefalet mi? Hayır kızım, hayır, rezalet
demeliydiniz. Öyle bir rezalet ki, Karun’un hazinesi olsa örtemez, İstanbul’un
dört bir köşesinde çın çın ötüyor. Ağabey, ağabey, kuzum, sizin kulaklarınız
tıkandı mı? Gözlerinize perde mi indi? Bir defa etrafınızı dinlesenize, bir
defa etrafınıza baksanıza! Daha şimdiden torununuz olacak yumurcakların
şöhreti afakı (Ufuklar, burada her yan, bütün İstanbul anlamında) tuttu.
Damadınız delinin biri… Kızınıza gelince, o soylu soplu budala, fakat
şaşıyorum, size ne oldu? Siz ki, o kadar ince fıkirli, arif, zarif, kılı kırk
yarar bir adamsınız, doğrusu ya, bazı günler size bir sihir ettiklerine
inanacağım geliyor, çünkü, sizin tarafınızdan bu derece vurdumduymazlığa başka
bir mana veremiyorum!

Naim Efendi, elleri dizlerinin üstünde, koltuğun içinde iki kat olmuş, dik
dik yere bakıyordu. Selma Hanımefendi devam etti:

Geçenlerde buraya Şekibe Hanım gelmişti -hürriyetten sonra bu ilk
gelişleri, dünya bir acayip oldu- şimdi Pangaltı’da oturuyorlarmış. Oğlu
askerden çıkmış; Şehremanetinde bir büyük memuriyete geçmiş, söyledi ama,
unuttum. Neyse, maksat bu değil… Ve kadın zaten bunları anlatmaya gelmemiş.
Diyor ki, her akşam üstü cumbada oturup geleni geçeni seyrederim. Kadıncağız
yine bir gün cumbada otururken bir de bakmış ki, bizim küçük hanım, iki dirhem
bir çekirdek. Peçesini açmış, bir arabada yapayalnız. Şişli’ye doğru gidiyor.
Şekibe Hanım seslenmek istemiş, fakat sonra, nemelazım belki istemez, demiş:
Arabada öyle bir oturuş oturuyormuş ki, tarif ede ede bitiremiyorlar. Neyse,
yirmi dakika geçmemiş, Şekibe Hanım bir de bakmış ki, araba tekrar dönüyor,
fakat bu sefer, içinde bir de delikanlı ile beraber… Esmer, zayıf bir
gençmiş, mutlaka o çapkın Faik olacak. Araba gelmiş, beş altı kapı ötede bir
evin önünde durmuş. Şekibe Hanım bu evdekileri de tanıyor, bir İtalyan
ailesiymiş. Bizimkiler inerler ve tam akşamın ikisine kadar orada kalırlar.

Naim Efendi, maveradan gelir bir sesle:

Evet, dedi. Bundan haberim var, Madam Kronski’nin dostlarıdır. Bize
daima gelirler. İadei ziyaret için olacak…

Selma Hanım, büyük bir hayretle biraderinin yüzüne baktı:

Ya… Ne ala! dedi. Demek bu da alafrangalık icabatından!.. Ya bir gece
ta sabaha kadar Nedim Paşanın kızı Memduha’nın evinde kalışlarına ne dersiniz?
Bütün komşular o gece sabaha kadar gürültüden, ahenkten uyuyamamışlar.
Bizimkiler, kadın erkek hep bir arada imişler. Bir zaman gelmiş ki, mahallenin
bekçisi kapıyı vurup, susunuz, bu kadarı da fazla, diyecek olmuş. Zaten
komşular, bu hal bir daha tekerrür ederse karakola şikayet edeceğiz,
diyorlarmış.

Naim Efendi, tepeden tırnağa kadar ürperdi; kenarları , geniş Aziziye
fesinin altında yüzü küçücük görünüyordu; dedi ki:

Bu eğlenceden de haberim var. Benden izin aldılardı… Hatta Memduha Hanım,
bizzat kendisi geldi, bana yalvardıydı.

Selma Hanım:

Öyleyse size olan olmuş ağabey! dedi. Ben de nafile yere nefes
tüketiyorum. Ağabey, ağabey, bütün bu rezaletleri size alafrangalık
icabatındandır diye yutturuyorlar. Bizim gördüğümüz terbiye, vakıa
alaturkadır ama, zamanımızda alafranganın ne demek olduğunu da pek yakından
gördük. İngiliz Ahmet Beyin çocukları böyle miydiler rica ederim? Kendisi
Hıristiyandan dönme halis muhlis Avrupalı olduğu halde bile, hatırlarsınız,
evinde, o ne vakar, ne temkin, ne kapalılıktı!.. Bizim çocuklar da aynı
terbiyeyi görmediler mi? Niçin aynı tarzda hareket etmiyorlar? Geçen gün
Hakkı bile yaşına bakmadan diyordu ki: ‘Her yerde Seniha ablama rast
geliyorum.’ ‘Her yer neresi?’ dedim. ‘Labon, Mulatye, Tokatlıyan!’ diye cevap
verdi ve birdenbire gözlerini yere indirip kıpkırmızı kesildi. Bir çocuğun
içine bir utanmak kabiliyetini vermediniz mi, alafranga olsun, alaturka olsun,
hiçbir terbiye usulünün faydası yoktur. Kardeşim, gücenme, Servet Beyin
çocuklarının en büyük noksanı utanmak nedir bilmemeleridir. Vallahi, size hiç
gelmeyişimin sebebi, bu çocukları görmemek içindir; ya biri ya öbürü
tarafından, maazallah, saygısızca bir muameleye maruz kalırım diye adeta tir
tir titriyorum.

Selma Hanım, birdenbire samimileşti:

Kardeşim, kardeşim, dedi, bunlar bizim sebebi felaketimiz olacaklar.

Naim Efendi, hemşiresini bütün söylediklerinde haklı buluyordu. Bununla
beraber istiyordu ki, tamamıyle haksız olsun ve kendi kendine şöyle diyordu:
Hemşirem, öteden beri her şeyi fena görmeye mütemayildir. Çocukluğunda ne
kadar hırçın; ne kadar geçimsizdi! Bu mizacı hala değişmedi. Etrafında her
zaman uğraşacak bir kimse arar. Birini parmağına taktı mı, nihayetine kadar
yapmadığını, söylemediğini bırakmaz; zevci merhum Afıf Paşa, onun elinden az
mı çektiydi? Biçare ne kadar haluk (İyi huylu), usluydu; evlilik hayatında
kıskançlığı, şüpheyi davet eden hiçbir hareketi yoktu. Bununla beraber, evinde
her gün yeni bir istintaka (sorgulamaya) her gün bir istizaha (Açıklamaya),
bir münazaa (Ağız kavgası ,çekişme) veya münakaşaya maruz kalırdı.

Naim Efendi, Sağ olsun diyordu, hemşire kendini hala eski devirlerde
zannediyor. Kıyafetler gibi ruhlar da değişti. Büyüklere eski itaat, eski
hürmet nerede, kimde var? Bizim gördüğümüz terbiyedeki insanlarla şimdi alay
ediyorlar. Belki hakları da var, her eski şey biraz acayiptir, çocuklarımızın
çocuklarını kendimize uydurmaya çabalamak ne beyhude! Onlar, her şeyden evvel,
zamanın icabatına uymaya mecburdurlar. Hemşire istiyor ki, Seniha kendisi gibi
olsun. Bu mümkün mü? Gençliğimizde kendisinin yaşayışı, giyinişi, düşünüşü
büyük valdenin yaşayışına, giyiniş ve düşünüşüne benziyor muydu?

Naim Efendi, hadiseleri böylece tevil etmekle (Yorumlamakla) beraber, için
için kendisini hemşiresiyle mutabık buluyordu; fakat bu mutabakatta
anlaşılmaz bir acılık vardı, acılık ona ağır geliyordu. Bunun içindir ki,
kendisini hemşiresine bağlayan bütün o terbiyevi ve ananevi rabıtalardan
(Bağlardan) kurtularak, bir genç adam gibi mütebessim, çalak torunlarının
safına atılmak istiyordu. Zira, kalbi bütün kuvvetiyle o taraftaydı.
Denilebilir ki, hiçbir dede, torunlarını bu kadar derin bir şefkatle
sevemezdi. Naim Efendi, Cemil ve Seniha için yalnız bir büyükbaba değil, bir
nine, bir birader ve bir hemşireydi. Hele Seniha’yı adeta coşkunlukla, adeta
aşkla seviyordu.

Onun sesi ve onun tebessümü, son senelerinin yegane saadetiydi. Seniha doğup
büyüyünceye kadar, konakta, Naim Efendinin kahkaha ile güldüğünü hiç kimse
işitmemişti. Yalnız bu yeşil gözlü, beyaz çocuk, tombul bacakları üstünde
odadan odaya koşmaya başladığı günden beridir ki sabık Evkaf Nazırının günde
hiç olmazsa birkaç kere kıs kıs güldüğü duyulurdu. Seniha, onun nazarında
daima bu güldüren küçücük çocuktu. Ne zaman büyüdü? Ne zamandan beridir ki
kendisinden bu kadar ciddiyetle bahsettiriyor?

Naim Efendi konağa avdetinde, kapının önünde yeğeninin oğlu Hakkı Celis’e
rast geldi; ihtiyar adam, bu çocuğu da torunları derecesinde severdi; pek
ağır başlı ve mahcup tavırlı bir gençti. Gerçi, biraz haylazdı ve beyhude
şeylerle meşguldü. Naim Efendi geçenlerde, onun şiir diye yazdığı bazı garip
manzumeleri görmüştü de hayretler içinde kalmış ve çocuğun aklına dair epeyce
endişeye düşmüştü. O girerken Hakkı Celis çıkmak üzereydi.

Nereye böyle, küçük şair? dedi.

Ve çenesinden okşadı. Küçük şair, iki saatten beri burada Seniha’yı
bekliyordu. Genç kız bir gün evvel ona birkaç kitap sipariş etmişti ve öğleden
sonra akşama kadar kendisini bekleyeceğini söylemişti. Halbuki, çoktan çıkıp
gitmiş ve hala gelmemişti.

Genç Hakkı, mahzun mahzun:

Efendim, çok bekledim, geç oldu, eve gidiyorum. dedi.

Fakat, büyük dayısından ayrılır ayrılmaz, doğrudan doğruya eve gitmedi.
Cihangir’in arka sokaklarından dolaşarak Beyoğlu’na çıktı, bir aşağı beş
yukarı dolaşmaya başladı. Her hususta dalgın, yalnız bir şeye uyanık ve
dikkatliydi. Gözleri, halkın arasından caddeden geçen arabalardan, hiç
yanılmayan bir nüfuz, hiç yorulmayan bir sebatla Seniha’yı arıyordu. Onun sık
sık uğradığı mağazaların, dükkanların hepsine birer ikişer kere girip çıktı.
Köşe başlarında, kapı önlerinde durdu, bekledi. Bir müddet Taksim’den öteye
kadar yürümeyi düşündü. Seniha’nın o civarda pek çok tanıdıkları vardı, belki
onlardan birini ziyarete gitmişti. Fakat, hangisinin? Hakkı Celis, bunların
hepsini tanır ve oturdukları evleri bilirdi.

Saatine baktı, kendi kendine: Oh! Ne kadar gecikmişim! dedi.Büyükannesine
yine meram anlatmak lazım gelecekti. Son tünel gideli yarım saat olmuştu.

Hakkı Celis, birdenbire yorgun olduğunu hissetti; kan ter içindeydi ve
kalbinde nihayetsiz bir azap vardı. Bütün ineceği inişleri, çıkacağı
yokuşları, geçeceği sokakları düşündü. Her şeye rağmen, Cihangir’e dönmek için
şiddetli, dayanılmaz bir arzu duydu; fakat mahcup, korkak ve iradesizdi. Sonra
da için için Seniha’ya kızgındı. Kendi kendine: Beni neden beklemedi?
diyordu. Başkalarıyle dolaşmayı benimle konuşmaya tercih edişindeki sebep
nedir? Bana karşı hiçbir temayülü yok mu? O kadar duygulu, o kadar heyecanlı
bir ruh, benim ruhumdan başka kimin ruhuna eş olabilir? Macit Bey benden daha
mı zarif? Nazif Bey benden daha mı anlayışlı? Faik Beyde sevilecek ne var? Bu,
ara sıra tuhaflık ettiği ve hikayeler söylediği için herkesin hoşuna giden bir
adamdır. Hakkı Celis, ondan nefret ediyordu. Seniha’nın etrafındakilerden de
tiksiniyordu; fakat Faik Beye karşı hususi ve derin bir kini vardı. Neden?
Sebebini tayin edemiyordu. Bu adamda kendine karşı tepeden bir bakış seziyor
ve bütün muamelesini küstah ve kaba buluyordu: Her şeyi bilirim
iddiasındadır, diyordu. On sene Avrupa’da dolaşmış, hala Musset’nin kim
olduğunu bilmiyor. Ne şımarık bir adam. Hakkı da var ya, o kadar yüz
veriyorlar. Doğrusu; Seniha’ya şaşıyorum.

Bununla beraber Seniha’nın kaç defa onun aleyhinde bulunduğunu hatırlıyordu;
hem de ne kadar şiddetli bir lisanla… Bir mükalemede Faik Bey ismi geçer
geçmez daima Fransızca, ‘Ah! le filou! diye haykıran Seniha değil midir?

Hakkı Celis kaç defa onun ağzından Faik Beyin rezaletlerine dair hikayeler
dinledi. Yok, yok, Seniha onu sevemez, bu kabil değildir; diyordu. O da
benim gibi bilir ki, bu adam gayet sathi, hissiz ve gösterişten ibaret bir
mahluktur! Hakkı Celis bu kati hükmün sonunda: Lakin şu muhakkak ki beni de
sevmiyor! derdi. O halde kimi? O halde kim onun muhabbetine layıktır? Ve onun
muhabbetine layık olmak için ne yapmak lazımdır? Hakkı Celis, her türlü
fedakarlığa hazır olduğunu hissediyordu. Şöhreti cihanı tutmuş bir büyük şair
veya şanı dillere destan bir büyük kahraman olsa, acaba kendini ona
sevdirebilir miydi? Siyaset aleminde bir büyük rol oynasa, günlerce gazeteler
kendinden bahsetmeye başlasa, acaba bir parça hayranlığını, bir parça
alakasını celbedebilir miydi? Hakkı Celis: Hayır, bunların hiçbiri değil,
fakat sevmek, daima sevmek! diyordu. Sonuna kadar, her şeye rağmen, ezalar,
cezalar, hummalar ve gözyaşları içinde ve hastalıklar ve ölümler önünde daima
sevmek.

Çemberlitaş’a geldiği, zaman, artık ne uzvi, ne manevi kuvveti kalmıştı.
İçi siyah, karışık, kesif ve ağır bir şeyle doluydu. Hakkı Celis, konağın
kapısından girerken: Belki de en iyisi, bu muhabbet yolunda ölmektir, dedi.
Bu içimdeki zulmeti uzun ve ateşin bir şür halinde onun önüne dökmek ve
ölmek…

Fakat, merdivenlerden çıkarken sofadan ninesinin sesini işiterek, küçük bir
çocuk gibi korktu, saat kaçta geldiğini görmesin diye bir köşeye sindi,
saklandı.

:::::::::::::::::::

IV

Seniha, iç sıkıntısından bitiyordu. Gönlü hiçbir şeyle avunamıyordu.
Etrafındakilerin seslerinden, sözlerinden, kahkahalarından, daima aynı tarzda
tekerrür eden seslerden artık usanmıştı. Bütün tanıdıklarından, kadın erkek,
ayrı ayrı nefret ediyordu: Bahusus, Hakkı Celis’in inşatlarına artık hiç
tahammülü yoktu; geçen gün o konağa gelir gelmez, bu odasına çekildi ve
kendini yok dedirtti. Esasen birkaç günden beri odasından dışarıya hemen hiç
çıkmıyor gibiydi; ne görmek, ne görünmek istiyordu. Evin içindekilerden biri
yanına girip çıktıkça, fena halde muazzep oluyor (Eziyet çekiyor,sıkılıyor) ve
sorulan suallerin hiçbirine cevap vermiyordu.

Mütemadiyen okuyordu. Kardeşi Cemil’e: Aman kitap, aman kitap! diyordu ve
Cemil eve her dönüşünde ona beş on , cilt birden getiriyordu. Bu günler
zarfında Seniha’nın sabahtan akşama kadar üç romanı üst üste sigara içer gibi
okuduğu oldu. Hepsini de bitirdikten sonra, içi sıkılarak bir köşeye
fırlatıyordu. Bu kitapların hiçbirisi arzusuna göre değildi; bazısı budalaca
hayali, bazısı hayvanca hakikiydi, bazısı da o kadar sönüktü ki, okunduktan
sonra hatırda hiçbir iz bırakmaksızın kapanıp gidiyordu.

Seniha, tipiye tutulmuş bir kimse gibiydi; saniyeler ve dakikalar sıkı bir
kar kasırgası halinde, yüzüne, göğsüne çarpıyor, nefesi tıkanıyordu. Dört gün
içinde birbirinden şiddetli iki sinir buhranı geçirdi. Bir defasında Naim
Efendi de hazırdı. Biçare ihtiyar, ömrü boyunca bu kadar acılı bu kadar
heyecan verici bir manzara görmemişti. Yavrucağın vücudu, görülmez bir elin
delice bir hareketle kıvırıp büktüğü bir urgan parçası gibiydi. Sesi ve nefesi
dişlerinin arasına sıkışmış, uzun, parlak tırnakları birer ince hançer uçları
halinde avucunun etine saplanmıştı. Naim Efendi:

Aman, ellerini açınız rica ederim, ellerini… diyordu.

Ve hekimin öğrettiği bir usul üzerine yumruklarını var gücüyle genç kızın
kursağına bastıran Madam Kronski’yi omuzlarından tutup geriye çekmek
istiyordu.

O günden beri Naim Efendi, Seniha’nın bu derdine bir çare aramakla
meşguldür. Başvurmadığı hekim kalmadı. Tıpla alakası olmayanlardan bile salık
istiyordu. Bununla beraber, ne evin içinde, ne hariçte hiç kimsenin kendi
endişesine iştirak ettiğini görmedi, onun için kalbi biraz müsterih oldu.
Diğer taraftan hekimlerle müşaverelerinin neticesinde de anladı ki, bu
öldürücü hastalık değildir, evlenmek ve doğurmakla geçer, gider. Naim Efendi
o günden beri torununu evlendirmek çarelerini düşünmeye başladı. Bu maksadını
evvela kızına açtı. Seniha’nın annesi her sözü tasdik eden kadın
kadınlardandı.

İnşallah sayenizde o mürüvveti de görürüm;’ dedi; fakat, ne çare ki
Seniha katiyen arzu etmiyor; babası da yirmisini geçmeden olmaz, diyor.
Şimdiye kadar kaç görücüyü kapıdan çevirdik. Sağ olsunlar, çocuklar da
babaları da bir fikirde, bir tabiatta… Eski adetlerimizin hiçbirini kabul
etmiyorlar. İlle, bey, görücü denildi mi, küplere biniyor…

Naim Efendi, görücülere karşı evin içinde böyle bir muhalefet ittifakının
mevcut olduğundan haberdar değildi ve evlenmek çağına gelmiş bir genç kızın
görücüye çıkmasındaki mahzuru hissedemiyordu.

Kızla erkek, birbirlerini bulup tanışacaklar, görüşecekler, sevişecekler,
aralarında evlenmeye karar verecekler. Neden sonra bu karar, ana babaya
tebliğ olunacak ve nikah aktedilecek! Kim bilir, kimi intihap eder!(Seçer)
diyordu. Hususiyle, bütün o tanışıp sevişmelerinden sonraki nikah, ona, gayri
tabii ve fuzuli bir merasim gibi geliyordu. Şüphesiz her şey bu nikahtan evvel,
kimsenin haberi yokken, kendiliğinden olup bitiveriyor ve bu hal, izdivaçtaki
meşruiyeti, ahlakiyeti ta esasından mahvediyordu. Oğlan ve kız, karı koca
olmazdan evvel, ana ve babadan gizli aşık ve maşuka, yani zani ve
zaniye (Zina eden erkek ve kadın) oluyorlardı.

Bir zevk ve huzur yuvası olmaktan ziyade, analık ve babalık gibi kutsi ve
insani birtakım vezaifın menbaı (Görevlerin kaynağı) olan mübarek aile ocağına;
evvelce tanışıp sevişmiş bu genç çift, müşterek bir günahın lekesiyle
kirlenmiş olarak girecekti.

Naim Efendi, kendi kendine:

Badema, böyle bir çift arasında hürmeti mütekabile (Karşılıklı saygı)
nasıl caris olabilir? O ilk zaaf ve mağlubiyet dakikasının hatırası, ikide bir
onları utandırmaz mı? Kadın, erkeğin ne kadar nefsine mağlup, erkek kadının
ne kadar mukavemetsiz, ne kadar haysiyetsiz olduğunu düşündükçe bu ondan o
bundan akıbet (Sonunda) nefrete başlamaz mı?

Naim Efendi, mutaassıp bir adam değildi; harem ve selamlık usullerinden
çoktan vazgeçmişti. Seniha’yı ve kızını erkekler içinde başı açık görmeye
çoktan alışmıştı. Fakat, bazı yeni adetleri sadece güzel ve hoş bulmuyordu.
Nitekim, yeni tarz evlenmeler de ona, fena olmaktan ziyade, çirkin ve tatsız
geliyordu. Düğünden evvel birbirlerini o kadar iyi tanıyan kızla oğlan için
gelin olmanın, güvey girmenin artık ne sırrı, ne heyecanı, ne cazibesi kalır?
Duvağı açan el titremeden, duvağı açılan yüz kızarmadan birbirine
yaklaşanların düğünlerindeki sevinç ve saadetin manası nedir? Ah, yeni yetişen
nesil ne acınacak bir haldeydi? Yannki çocuklar saygı, itaat ve görenek gibi
kayıtlardan kurtulacak, fakat aynı zamanda bu kayıtların temin ettiği
zevklerden, saadetlerden de mahrum kalacaktı. Gittikçe sathileşecekler;
gittikçe kabalaşacaklardı ve akıbet başıboş bırakılmış hayvanlar gibi,
oradan buraya, buradan oraya atılıp dururlarken, günün birinde ya bir çukura
düşecekler, ya da bir suda boğulacaklardı.

Seniha, şimdi böyle başıboş şahlanmış bir hayvan üstünde gibiydi. Fakat,
kendini daracık bir saha içinde, mahsur ve mahpus hissediyordu. Ruhunda çılgın
cevelanların, bitmez tükenmez mesafelerin hasreti vardı. En küçük teferruatına
kadar her şeyini ve her tarafını bildiği ve ezberlediği bu evden, doğduğu
günden beri daima aynı havayı yuta yuta adeta bunaldığını hissettiği bu
memleketten kaçmak, uzaklara, görülmemiş, işitilmemiş şeylere doğru gitmek
istiyordu. Avrupa’nın şenlik ve aydınlık şehirleri, onu büyülü bir surette
kendine doğru çekiyordu. Çölde yürüyene serap neyse, Seniha’ya Avrupa oydu. Ne
yapsa, ne işlese hep oraya gitmek içindi; bulunduğu yerin hiçbir şeyinde gözü
yoktu. Bütün gün o ziyaretlere gidişleri, o misafır kabul edişleri, o
mağazadan mağazaya dolaşışları, etrafındaki gençlerle o şuhlukları, o piyano
çalışları, dans edişleri, giyinişleri, süslenişleri, bütün o çılgınlıkları,
durgunlukları hep bu hasreti avutmak; bu derdi unutmak içindi. Seniha’ya göre
İstanbul’da hiçbir şey dikkate değmezdi; buradaki hayatın herhangi nevinde
olursa olsun, gönül bulandırıcı bir yavanlık vardı. Ara sıra Faik’e:

Size şaşıyorum Faik Bey! derdi. Bu şehirde hiç sıkılmıyor gibisiniz; daha
doğrusu, her şeyle avunup eğlenebiliyorsunuz. Siz ki Avrupa’da büyüdünüz,
oradaki hayata alıştınız, nasıl oluyor da oraya tekrar dönmek ihtiyacı bile
hissetmiyorsunuz?..

Faik Bey gayet alafranga bir kahkaha ile güler:

Avrupa mı? Ah! J’an ai soupe ma chere (Ah! Orası bıkkınlık verdi
hayatım!) derdi ve bu genç adam, Seniha’ya bu cihetten de harikulade
görünüyordu, zira kendi kalbinde en ateşli arzuları, en yüksek emelleri teşkil
eden şeyler bu adam için evvelce tadılmış, duyulmuş ve bıkılmış birtakım
bayatlamış tatlardan ibaretti.

Seniha, zevk ve haz bahsinde Faik Beyin çiğneyip, emip yere attığı
meyvelerin posasına, ağzının suyu akarak, dişlerini uzatan bir obur dilenci
gibiydi; kendisi de, Faik Beyin yanında biraz bu kadar aşağılara indiğini
hissederdi. Bunun içindir ki kalbinin bir köşesinde bu genç adama karşı gayet
gizli, fakat had bir kin taşımaktadır. Diğer taraftan Faik Bey de farkına
varmaksızın bu kini beslemekte ve alevlendirmektedir. Seniha’ya karış
muamelesi ya soğuk bir tarzda hürmetkar, ya arkadaşça laubali veyahut sadece
şakacıydı. Bazen sahte ve istihza ile karışık çapkınlıkları, şuhlukları da
olurdu ve tam Seniha bunları ciddi telakki edeceği sırada, bu hafif ve havai
genç, avucunun içinden kayıp giderdi: Geçen yıl öyle anlar oldu ki, Seniha,
onu delicesine sevdiğini zannetti. Zira o zamanlar Faik Beyin
şaklabanlıklarına nihayet olmuyordu. Gününe, saatine göre, kah şefkatli, kah
sadece okşayıcı, kah kıskanç ve mütecessis bir adam şekline girerdi. Herkesin
önünde Seniha’nın ta gözleri içine bakışları, yanına yaklaştığı zaman
dizleriyle dizine bir temas edişleri, yalnız kaldıkları vakit derin derin
susuşları vardı ki, genç kıza o zamana kadar hiç tanımadığı tatlı bir korku
verirdi.

Seniha, bütün aşk ve macera oyunlarını Faik Beyle kendi arasında geçen bu
için için yapılan münakaşada öğrendi ve ne vakit ki Faik Beyin harekatında
lakaydiye benzer bir değişiklik sezmeye başladı, o zaman bu oyunda muvaffak
olmak için ne kadar çok maharete, ne kadar çok idmana muhtaç olduğunu
hissetti. Kendi kendine aylarca: Beni çok acemi buldu, mutlaka beni çok acemi
buldu! dedi.

Vakıa Faik Bey, onu çok acemi bulmuştu. Küçük yaşından beri pek güzel, pek
zarif kadınlar tarafından sevilip okşanmaya alışmış bu genç adam için,
on altı, on yedi yaşında bir genç kızın muhabbetini kazanmaya çalışmak, onun
için bir züldü. Faik Bey, sevilmek için sevenlerdendi. İsterdi ki, kadın ona,
gözleri ve dudakları ateş içinde, dizlerinin üstünde sürüne sürüne gelsin.
Ufacık bir gurur, ufacık bir mukavemet onun bütün gayretini kırardı. Seniha
ile işte böyle oldu. Vakıa bu genç kızda hiç mukavemet niyeti yoktu. Fakat,
vücudunda genç kızlığın bütün vahşeti ve toyluğu vardı. Mütemadiyen kaçmak,
kovalanmak istiyordu. Faik Bey ise bu mütemadi kovalamaya hiç gelemezdi.

Zira, Seniha’ya karşı düşkünlüğü geçici bir hevesten ibaretti. Ona devamlı
hisler telkin edecek, ancak olgun ve bilgiç kadınlardı. Faik Bey,
arkadaşlarına kadından bahsederken: Otuzundan aşağısını geç! derdi ve
hayatta yegane emeli, seçkin ve zengin bir dulla evlenmekti.

Seniha’nın Faik Beye karşı duyduğu kinin başlıca sebeplerinden birisi de,
böyle zengin bir izdivaç peşinde koşuşuydu. Belki bu genç adam, kendisini
zengin olmadığı için horgörüyordu. Vakıa Seniha, paraya ehemmiyet vermeyen,
daha doğrusu, para mefhumunu şiddetle hissetmeyen kibar ve hayali aile
kızlarından değildi, kanında bu hasis arzuyu epeyce yüksek bir hararet
derecesinde tutan yabancı bir unsur vardı; zira, ne annesi, ne babası
tarafından böyle bir hırsa tevarüs (Mirasa konma, kalıtım yoluyla geçme,
soyaçekim) ettiğine ihtimal verilemez: Bununla beraber, şuna da
hükmetmemelidir ki, Naim Efendinin torunu, parayı para için seven
kızlardandır; bu rezilet (Kötü huy) onda fazla süslenmek, fazla eğlenmek,
geniş yaşamak, çok seyahat etmek arzularından doğmuş bir histen başka neydi?..

Seniha’nın, işte bu emellerine mani olan ve adına müzayaka denilen şeyle;
boğup mahveden havaya tahammülü yoktu. Bunun içindir ki, o da ara sıra Faik
Bey gibi, zengin bir izdivaç hulyasına kapılıyor ve fakat aynı hulyayı
başkalarına bir ayıp şeklinde göstermekten de vazgeçemiyordu.

:::::::::::::::::::

V

Hekimler, Seniha’ya biraz, yer ve hava değiştirmeyi, biraz kırlarda ve
denizlerde gezip eğlenmeyi tavsiye ettiler, bunun içindir ki, Naim Efendinin
torunu, Madam Kronski ile beraber bir haftadan beri Büyükada’da bulunuyorlar.
Burada, halası Necibe Hanımefendinin köşkünde misafirdirler.

Servet Beyin hemşiresi, zevcinin vefatından beri aşağı yukarı beş senedir,
yaz kış hep Büyükada’da oturur. Köşkü, Hristos’ta tamamıyle çamlar içinde,
gölgeli ve asude bir köşededir. Şehre nadiren iner, akraba ve taallukatıyle
hiç görüşmez ve karşıdan bütün zevkini tek başına kalmakta bulan bir hanım
gibi görünür. Halbuki hayatı, için için gayet karışık ve gayet gürültülüdür;
merhum zevci gibi delikanlılara, taze kadınlara, içkiye ve saza, yaşla hiç
sönmeyen bir düşkünlüğü vardır. Yaz ve kış, gece ve gündüz eğlencesiz geçen
zamanı nadirdir. Ya kendisi günlerce gider, ya ona günlerce gelinir.

Boş zamanlarında ise birtakım izdivaç işleriyle, muaşaka (Sevişme,
karşılıklı aşk) entrikalarıyle meşguldür. Derler ki, Necibe Hanımefendi bu
işlerle kendine maddi menfaatler temin ediyor. Lakin bu bir iftiradır. Necibe
Hanımefendinin birçok gence kız bulduğu ve birçok dul kadınlara koca aradığı,
pek çok sevdalıları çatısının altında banndırdığı doğrudur. Fakat, uzaktan
ciddi gibi görünen bu işler, onun için bir eğlence ve bir zevkten ibarettir.
Nitekim bu kadın, bir haftadan beri, biraderinin kızına belki ellinci defa
olarak, yarı şaka, yarı ciddi:

Kız, gönlünü avutmaya bak; kız, gönlünü besle! deyip duruyordu.

Seniha, halasını çok sevmekle beraber, onu pek bayağı bulurdu. Ne giyinişi,
ne yaşayışı, ne söz söyleyişi, onun zevklerine göre değildi. Necibe Hanım,
yüzünün yüzlerce derin çizgisine rağmen hala düzgün yürüyor, gözlerine sürme
çekiyor ve saçlarını açık sarıya boyuyordu. Kıyafeti yüzünden daha az
şatafatsız değildi; türlü renkte ipekler içinde tıpkı egzotik rollere
çıkmış bir opera aktrisine benziyordu.

Seniha, Ada’ya geldiği günden beri, halasiyle gezintilere çıkmaktan
çekiniyor, fırsatını bulursa, madamla beraber yalnız çıkıyor veyahut evde
kalıyordu. Zavallı Necibe Hanımefendi, bu acayip tabiatlı kızı nasıl
eğlendireceğini bilmiyordu:

Bari, Şişli’deki arkadaşlarını çağır; hazzettiğin kimseler varsa onlarla
gez, eğlen! diyordu.

Zira Seniha, halasının evine gelip gidenlere ancak selam veriyordu. İkide
birde Madam Kronski’ye:

Ne kadar fena giyiniyorlar; eğlenceleri ne kadar adi! diye söyleniyordu
ve halası, onun bütün tavırlarından, gizlice yüzünü ekşitmelerinden, kendi
cemiyetlerine ne kadar yabancı olduğunu, hissediyordu. Bir gün Seniha’ya
haber vermeksizin Cemil’i çağırttı ve dedi ki:

Oğlum, zannedersem hemşirenin burada fena halde canı sıkılıyor; çünkü,
ahbaplarından ve akranlarından uzaktır. Kendisine kaç defa söyledim. Burası
senin evindir. İstediğin kimseleri çağır diye… Anlaşılan, bana ağırlığı
olur fikriyle istemiyor. Halbuki bana şu kadarcık, ağırlığı olmaz. Köşk
geniş, ben kalabalığı severim, bahusus etrafımda sizin gibi gençler olursa
büsbütün içim açılır. Göreyim seni; git ne kadar neşeli dostlarınız varsa,
hepsini topla gel!..

Cemil için bu, beklenmedik bir nimet oldu. O da halası gibi her türlü
eğlentiye düşkündü; hususiyle kaç zamandır sevdiği kadın elinden gideli
Beyoğlu’nda ne yapacağını, nasıl vakit geçireceğini bilemiyordu. Halasıyle
mükalemelerinin (Konuşmalarının) ertesi günü, İstanbul’a döndü ve çarçabuk
bir arabaya bindi, doğru Belkıs Hanımın evine gitti, üç ay evvel zengin bir
ihtiyar mebusla evlenen bu genç kadın, evinde can sıkıntısından çatlıyordu.
Bu daveti kabul etti. Cemil oradan, Nuriye ve Neyyire Hanımlara uğradı. Bu
iki hayali ve edebi genç kız için Büyükada adeta bir arz-ı mev’ut (Kutsal
kitaplarda Filistin için kullanılan deyim, tanrının kullarına vadettiği
toprak) idi; ikisi birden:

Ah, ne iyi, tam da mehtap!.. dediler.

Sonra: Kimler var? diye sordular. Cemil:

Erkek namına, yalnız benle Faik, dedi.

İki hemşire, suni bir hüzünle:

Ah, Hakkı Celis yok mu? Bizim küçük şairimiz! Hakkı Celis! dediler.

Cemil’in onu çağırmaya hiç niyeti yoktu. O da hemşiresi gibi bu sersem
çocuğu manasız ve tahammül edilmez buluyordu. Mamafih, garip bir tesadüf eseri
olarak, onlar tam böyle konuştukları sırada hizmetçi, Hakkı Celis’i odaya
getirdi. Genç kızlar hem sevinci, hem hayreti ifade eder bir çığlık
kopardılar:

Gördünüz mü? Gördünüz mü? Şairin ilhamı ne kadar kuvvetliymiş!..

Ve Cemil’in söz söylemesine meydan vermeksizin genç adamı kendilerine
refakate davet ettiler. Cemil, oradan biraz kızgın çıktı; bütün keyfi
kaçmıştı. Akşam üstü Tokatlıyan’da Faik Beyi gördüğü zaman, Ada eğlencesi
tasavvurundan ve halasının davetinden adeta yarım ağızla bahsetti. Ve ertesi
günü sabahleyin hep bir arada, aynı vapurla gitmek mukarrerken
(Kararlaştırılmışken) O, akşam üstü en son vapura kaldı.

Bir haftadan beri yalnızken epeyce bıkmış olan Seniha için misafirlerin
böyle hep birden gelişi, beklenmeyen bir vakıa oldu:

Ah, ne iyi ettiniz, ne iyi! Yarabbim, ne büyük sürpriz! Bunu Cemil mi
yaptı? Aferin Cemil’e… Fakat, o nerede kaldı? diyordu.

Seniha’nın dostları, onun ikide birde bu suali tekrar edişindeki saklı
manayı anlıyorlardı. O nerede kaldı? demek Faik gelmeyecek mi? demekti ve
gülerek:

Gelmez olur mu? Mutlaka gelecek, Faik Beyle beraber…

Fakat akşam, Cemil’i getiren son vapurdan, Faik Bey çıkmayınca, Seniha
biraz evvelki neşesini kaybeder gibi oldu… Cemil:

Mutlaka gelecekti. Nasıl olur? Çantasını gözümüzün önünde hazırladı. Hotel
des Etrangers’ye inecekti, sakın gelmiş olmasın!..

Ve Cemil’in bu sözleri kalplerde hiç olmazsa yarın için biraz ümit
bırakıyordu.

O geçe Büyükada’da zümrüt renginde tatlı ve durgun bir mehtap oldu.
Çamların altında, yollarda sessiz bir kalabalık vardı. Bütün gezinenler,
hatta eşekler üstünde koşuşanlar bile mahzun görünüyordu. Ayın berrak
aydınlığı her şeye koyu karanlıkta daha ziyade esrar vermişti. Zira, herkeste
bir hayalet hali vardı ve ağaçlar birtakım canlı mahlukat gibiydi.

Hakkı Celis, ikide bir:

Seniha ablamın gözlerinin renginde bir gece… diyordu.

Fakat Seniha, bu sözü işitmiyordu. Cemil’le Belkıs’ın ortasında epeyce
hararetli bir muhavereye dalmış, önden yürüyordu. Nuriye Hanım:

Yeşil gözleri çok mu seversiniz? dedi.

Neyyire ilave etti:

Oh, ben siyahlara, koyu siyahlara bayılırım!,.

Bunun üzerine Hakkı Celis, gözlere dair yavaş sesle bir uzun şiir okudu. Bu
iki genç kız üzerinde şiirin tesiri adeta şehvet uyandırıcıydı. Bazen bir
mısrada ateşli bir dudağın temasını duyarlardı. Nuriye, ani bir heyecanla
genç adamın kolundan tuttu ve şiddetle kendisine doğru çekerek ağzını
kulağına yaklaştırdı:

Yeşil gözleri sevmeyiniz. Sizi anlayan siyahlardır, dedi.

Kendininkiler kömür gibi simsiyahtılar.

Hakkı Celis neye uğradığını bilemedi. İlk defadır ki, bir kadın eli onu bu
kadar şiddetle kendine doğru çekiyordu. Bütün vücudu kuvvetli bir rüzgar
hamlesine maruz kalmış bir dal gibi titredi. Genç kızlar, genç şairin
sallandığını hissetmişler gibi biri bir koluna, öbürü öbür koluna girdi, her
ikisi de iki tarafından kuvvetle bastırıyordu. Hakkı Celis, bü iki vücut
arasında kendini adeta bir kıskaç içinde hissetti. Yürümesini ve sözünü
şaşırdı. Fakat onlar konuşuyorlar ve kendini sürüklüyorlardı:

Ah, ne sevdavi (Sevda verici,sevda dolu) bir gece, ne sevdavi bir gece!..

Bu gece, Hakkı Celis için de pek sevdavi idi. Ayın her huzmesinden onun
kalbine bir his giriyordu. Her iki şür arasında bir kere genç kızlara diyordu
ki:

Bu gece kalbim Cemşid’in kadehi gibi, dolup boşalıyor, boşalıp doluyor.

Küçük şair, bütün coşkunluğunu önünde yürüyenden alıyordu. Gecenin bütün
şiiriyeti Seniha’da tekasüf etmiş (Yoğunlaşmış) gibiydi. Beyaz yeldirmesinin
içinde vücudu ne kadar narin, ne kadar seyyaldi: Sanki, ayın aydınlığından
yapılmıştı. Belkıs Hanım da, endamı pek mütenasip kadınlardandı. Fakat
Seniha’nın yanında adeta kısa ve tıknaz görünüyordu. Hareketleri ahenksiz,
yürüyüşü ağırdı. Ve şimdi, o da yanındaki genç kızlar gibi yürürken Cemil’e
asılıyordu; Cemil ise bir eliyle onu belinden tutuyordu. Hakkı Celis,
Seniha’nın yanında, Cemil’in bu hareketini pek kaba buldu. İçin için: Adeta
birbirlerine sarılıyorlar;’ dedi. Seniha görürse, kim bilir ne kadar
utanacak! ve bir müddet için coşkunluğu geçer gibi oldu.

Dil’e yaklaşmışlardı; fakat Seniha, daha ileriye gitmek istemedi. Tozdan ve
kalabalıktan şikayet etti:

Şuracıkta, yoldan uzak bir yerde ağaçlar altında oturalım, dedi.

Nuriye ve Neyyire Hanımlar, Seniha’nın bu teklifini işitmemişler gibi,
Hakkı Celis’i uzaklara götürüyorlardı. Seniha:

Ayol, çocuğu nereye götürüyorsunuz? diye seslendi.

Onlar, hala işitmiyorlarmış gibi, Hakkı Celis’i mütemadiyen çekiyorlardı.
Genç şair:

Dönelim… dedi.

Seniha’nın, Çocuğu nereye götürüyorsunuz? sözü, ta kalbine bir ok gibi
saplanmıştı. Bu sözde ya bir istihkar (Aşağılama) manası veya bir sitem vardı.
Hep bir araya geldikleri zaman hala kollarına asılan genç kızlardan
silkindi… Seniha’ya yaklaştı, gayet ölçüsüz bir sesle ve bir çırpıda;
dedi ki:

Abla, bana çocuk, dediniz. Fakat ben, sizi bir büyük adam gibi seviyorum.
Son kelimeleri söylerken sesi boğazında kurumuştu. Herkes gülmeye başladı.
Hali o kadar acayip, sözü o kadar sadedilane (Safça) ve bu hareketi o kadar
aniydi. Yanyana, gelişigüzel, yere oturdular. Hakkı Celis, yaptığı bu büyük
işin tesiri altında şaşkın, ayakta duruyordu. Seniha, şuh bir kahkaha ile:

Öyleyse, gel yanıma, itirafını tamam et; fakat yavaş sesle, dedi.

Hakkı Celis, kabahati affedilmiş muti (Uysal) ve mahcup bir çocuk tavrıyle
gitti. Neyyire Hanımla Seniha’nın arasına sokuldu. Seniha, eliyle genç adamın
ensesini okşuyor ve daima aynı acı şuhlukla:

Haydi, başla bakalım;’ diyordu.

Yanıbaşlarında Belkıs Hanım, bir tarafını gıdıklıyorlar gibi, fıkır fıkır
gülüyordu. Hakkı Celis, yan gözle Cemil’e baktı. O, bu gülen kadının dizi
dibinde, yarı yatmış, yarı oturmuş bir vaziyette, hareketsiz ve süküti
görünüyordu. Fakat, Belkıs Hanım, hala o arka arkaya kahkahalarında devam
ederek:

Hakkı Bey, Cemil Bey gibi yapınız. Mutlaka muvaffak olursunuz, diyordu.
O zaman genç kızların üçü birden başlarını çevirip dikkatle onlardan tarafa
baktı. Cemil, bir kolu genç kadının beline sarılmış, diğer kolu ayaklarına
dolanmış bir haldeydi; ikide bir başını arka tarafından Belkıs Hanımın
ensesine doğru uzatıyor ve oraya üst üste hafif hafif öpücükler konduruyordu;
her öpücük arasında:

İşte böyle, işte böyle… Hakkı, baksana! Sana öğreteyim diye yapıyorum,
vallahi senin için!.. Yoksa hiç fena bir niyetle değil! diyor ve gülüyordu.

Hakkı Celis utancından yere geçiyordu, büsbütün sersemlemişti, yanında,
Seniha’nın mevcudiyetini bile unutmuştu. Kadınlıktan; erkeklikten
tiksiniyordu ve etteki sır, ona korku veriyordu.

Ertesi gün bu korkusu daha ziyade arttı. Faik Bey, ilk vapurla çıkageldi.
Onu, Hristos’ta bir kır yemeğine davet ettiler. Sofranın üstünde birçok bira
ve şarap şişeleri vardı, bunların arasında taze balık ızgaralarının kokusu
tütüyordu. Hava sıcaktı. Erkekler ceketlerini, kadınlar yeldirmelerini
dallara astılar. Yalnız Necibe Hanım sıkı sıkı örtülü kaldı. İhtiyar kadın bu
kadar genç arasında ve bu kadar iştah verici bir sofra karşısında bulunmaktan
son derece mahzuz görünüyordu. Yemekten evvel birkaç kadeh rakı istedi; fakat
mecliste yalnız Cemil’le Belkıs Hanımdır ki, onun bu arzusuna iştirak etti.
Faik Bey viskiden başka aperitif’ içemiyor Seniha’ya gelince, onun yemek
arasında birkaç parmak şaraptan ve yemek üstüne bir iki kadeh likörden başka
içki namına hiçbir şeye tahammülü yoktu. Bununla beraber, ilk defa olarak bu
sofrada o kadar sık ve o kadar her şeyden içmeye başladı ki, bir köşede
büzülmüş kalmış olan Hakkı Celis, nihayet kendini zaptedemedi:

Ne yapıyorsunuz, rica ederim, hasta olacaksınız! diye haykırdı.

Seniha, yarı şaka, yarı ciddi bir tavırla:

Sen lakırdıya karışma!.. Dün akşamki kabahatini ne çabuk unuttun? dedi.

Ve herkes birbirinin yüzüne bakarak gülümsemeye başladı. Faik Bey,
Seniha’nın yanıbaşındaydı; bir taraftan tabağında balık kılçıklarını
ayırmakta, diğer taraftan solunda oturan Belkıs Hanımın ayağına dokunmakla
meşgul, Seniha’ya doğru eğildi; biraz da, onunla alakadar görünmek için,
sordu:

Dün akşamki kabahat mi? O nasıl şey bakayım?

Seniha en şuh kahkahasıyle güldü ve cevap verdi:

A, monşer, bu çocuk, bana mehtapta ilanı aşk etti ,

Faik Bey, balığı çiğneyen dişlerinin arasından ağzı kapalı:

Ah, zavallı Piyero… diye mırıldandı. Bunun üzerine Faik Beyle
Seniha’nın aralarındaki mükaleme gittikçe sessizleşerek, gittikçe
hususileşerek devam etti:

Niçin zavallı?..

Zira akıbeti bir ağaç dalına asılmaktır; de Barnville’in mehtaptan daha
solgun Piyero’sunun aşktan çektiğini bilmez misiniz? Piyero’lar hep mehtapta
severler ve mehtapta ölürler.

Benim Piyerom neden mutlaka ölüme mahkum olsun?..

Çünkü, sizi seviyor. Siz… Dünyanın en egoist, en kendini beğenmiş…

Sizi benden böyle bahsetmekten menederim.

Görüyor musunuz, ne kadar mütehakkim ve zalimsiniz!..

Sizinle öyle olmak lazım. Çünkü pek yaramaz, pek inatçı ve pek dik
kafalısınız…

Faik Bey, masanın altında hırçınlaşan bir ayağı teskin için uğraşıyordu.
Seniha’nın son sözlerine cevap vermekte biraz gecikti; Seniha bir kadeh
şarabı bir yudumda içti ve şimdiden süzgün gözlerinin ucuyla Faik Beye
bakarak:

Susuyorsunuz, neden? dedi.

Susuyorum; fakat bu sükutumun manası, bir tasdik değil, bir protestodur.

Protesto… Bu pek siyasi bir kelime… Benimle daha açık konuşunuz! ,

Ne kadar açık konuşsam, beni o kadar az anlayacaksınız ve… Yahut anlamak
istemeyeceksiniz… Neye iyi…

Faik Bey, bu başbaşa muhavereye nihayet vermek istiyordu; zira, hem ağzı,
hem ayaklan, hem de diliyle meşgul olmak ona biraz müşkül geliyordu. Bundan
başka, sofradakilerin nazarı dikkatini celbetmekten de çekiniyordu. Genç
Hakkı’nın gözleri, hayret ve tecessüsle genişlemiş, bir saniye üzerlerinden
ayrılmıyordu. Nuriye ve Neyyire Hanımların kendilerini fazla ihmal edilmiş
bulan bir halleri vardı, vakıa aksi bir tesadüf eseri olarak veyahut
Belkıs’ın bir nisyanı (unutkanlığı) yüzünden iki hemşirenin arasına düşen
Cemil, ara sıra kadehlerine bira koymak ve kulaklarına çok fazla açık cinaslı
sözler fısıldamak suretiyle onlan meşgul eder gibi görünüyordu; fakat, pek az
edebi olan Cemil’in bu his ve hayalden ari arkadaşlığında ne Nuriye, ne de
Neyyire aradıkları zevki bulamıyorlardı.

Hakkı Celis ise fazla susuyor, somurtuyordu. Onun bu halinde, herkesi
iz’aç eden (Bıktıran, usandıran) bir şey vardı. Etrafındaki gençleri esasen
kafi derecede neşeli bulmayan Necibe Hanımefendi ise, çocuğun bu hüznü önünde
adeta öfkeleniyor ve onunla acı acı istihza etmek ihtiyacını duyuyordu; ikide
bir:

A, hiç böyle dilsiz şair görmedim, diyordu.

Sonra yavaşça Belkıs’ın kulağına fısıldıyordu:

Doğrusu çekilmez şey… Bu yaşımda bile; büyük sözüme tövbe…

Belkıs, beyaz dişlerinin dizisini ta uçlarına kadar gösteren geniş bir
tebessümle gülerek soruyordu:

Yanımdaki için ne dersiniz?

Bak, ona canım kurban. Allah için çekirdekten yetişme; azasının her
biriyle bir kadın idare ediyor.

Faik Bey de sözü işitti ve çapkın gözlerle ihtiyar kadına baktı:

Yalnız size yetişemiyorum, dedi.

Hakkı Celis, sofranın bu köşesinde söylenen sözlerin veya yapılan
hareketlerin manasını ancak tiksinecek kadar hissediyordu. Nihayet, sağında
oturan Nuriye Hanıma eğildi ve dedi ki:

Şairlerin sözleri hep yalan, sevda denilen şey, mutlaka bunların
yaptıklarıdır.

Gözlerinin ucu ile, Seniha’dan itibaren sol tarafta fısıldaşıp gülüşenleri
gösterdi. Elleri asabi, önündeki ekmeği ufalıyordu. Nuriye Hanım kim bilir
kaç kadeh biradan sonra ve biraz da can sıkıntısından adeta uyukluyor gibiydi,
lüzumsuz yere bir derin Ah! çekti ve ilk gördüğü bir insanmış gibi uzun
uzun Hakkı Celis’in yüzüne baktı:

Benimle beraber gelir misiniz? dedi:

Esasen Hakkı Celis’in arzu ettiği şey, bu sofradan bir an evvel uzaklaşmak,
kaçmaktı; hemen ayağa kalktı. Karşıdan, sağdan soldan deniz görünüyordu;
tenha, durgun ve cilalı bir deniz… O kadar tenha ki, Hakkı Celis kendini
gurbette sandı, o kadar durgun ki, ruhuna bir ölüm korkusu girdi ve suların
bu uzak pırıltısından gözlerine nahoş bir kamaşma geldi. Önde Nuriye Hanım
sendeleyerek, arkada o, kendisinden bezgin, çamlığın ücra ve gölgelik
yerlerine doğru yürüdüler.

Nuriye Hanım:

Ben biraz uzanayım. Siz başımda şiir söyleyin. Olmaz mı? diyordu.

Genç adam bir otomat gibiydi. Her nereye çekseler oraya gidecek, her ne
deseler onu yapacaktı. Ağaçlar altında, şurada burada oturanlara baktı.
Bunlar, dikiş diken kadınlar ve tavla oynayanlardı.

Bu durgun ve sıcak öğle saati hepsinde muayyen bir düşünce veya muayyen bir
hisle muayyen bir gayeye doğru hareket etmek kabiliyetini eritmiş gibiydi.
Koruda sesi işitilen, fakat kendisi gelmeyen bir rüzgar vardı.

Nuriye Hanım, pembe ipekli maşlahını yere yaydı, üstüne uzandı, kollarını
başının altına geçirdi ve Hakkı Celis’e:

Geliniz şöyle, ta yanıma! dedi.

Hakkı Celis, genç kızın ayakları ucuna oturdu. Yer, üst üste birikmiş kuru
çam dikenlerinden henüz cilalanmış parkeler gibi kayıyordu. Genç adam sırtını
ağaca dayadı ve dalgın dalgın önündeki vücuda baktı.

Nuriye Hanımın etekleri ta dizlerine kadar sıyrılmıştı; beyaz ipek
çoraplarının bittiği ve etinin başladığı noktalar gözüküyordu: Hakkı Celis
eğildi, eteklerini çekti, genç kızın bacaklarını örttü; o; yarı uykuda, yarı
uyanık gibiydi:

Hakkı Bey, bana Cenap’tan bir şiir okuyunuz, dedi.

Küçük şair, gözleri dalgın cevap verdi:

Hayır, hayır… Bugün içimde çok gam var; birtakım mağmum neşideler
(Üzüntülü şiirler) birtakım matemli ilahiler bilip söylemek isterdim.

Zavallı çocuk, demek çok mustaripsiniz?

Hakkı, gözlerini yere indirdi. Nuriye Hanım, gözleri hala yarı kapalı,
adeta mırıldanır gibi konuşuyordu:

Değer mi?.. Yazık değil mi ki sizin ilk aşkınız Fikret’in Nef’i için
dediği gibi böyle, ‘çorak yere akıp gitsin!’ O sizi asla anlayamaz; asla!..
Siz, sevgiyi destanlarda, çoban muaşakası masallarında Romeo ve Juliette’te
olduğu gibi anlıyorsunuz. O ise, İngilizlerin flört dedikleri muaşaka
tarzından başkasını bilmiyor. Flört muaşeret adabı icabatından (Görgü
kurallarının gerekliliklerinden) bir şeydir, halbuki aşk, sizin ve benim
bildiğim aşk öyle mi? Bu bir vahşi kuştur ki, bir salonda, bir eğlence ve
bir süs gibi dizden dize, omuzdan omuza dolaşması şöyle dursun, gagasının
dokunduğu yerde kanamadık et parçalanmadık kumaş; kanadının havasında
devrilmedik eşya, kırılmadık saksı kalmaz. O kadar vahşi, serkeş ve haşindir.
Düşününüz. Seniha tarzında, Belkıs tarzında kadınlar için böyle bir kuşu
eteklerine bağlayıp dolaşmak ne kadar kaba, ne kadar zarafete aykırı bir
şeydir!.. Zira, bu haddizatında salona sığmayan bir mahluktur, yuvası yalçın
kayalar üstünde veyahut çöllerin içindedir.

Hakkı Celis, mütehayyir (Şaşırmış, şaşkın) dinliyordu; Nuriye Hanım, bir
peri gibi gözleri önünde kıyafetten kıyafete giriyordu. Onu hiç bu kadar
güzel görmemişti.

Hakkı Bey, dedi; siz, Seniha’ya gülünç görünüyorsunuz. Zira, başınızın
üstünde bu kuşu taşıyorsunuz. Siz bu kuşu gayet beceriksiz bir tarzda ve pek
büyük bir ıstırapla taşıyorsunuz. İkide bir tepenize gagasını indirdikçe,
yüzünüze bin türlü garip işmizazlar (Kasılmalar,buruşmalar) geliyor,
gözlerinizi tuhaf tuhaf açıp kapayorsunuz.

Hakkı Celis:

Ne yapayım, söyleyiniz ne yapayım?

Tam bu sırada, küçücük kahkahalar, hafif çığlıklarla sofradakilerin
kendilerine doğru geldiğini gördüler. Faik Bey, hala Seniha ile Belkıs’ın
arasında yürüyordu; Cemil, Neyyire ve Necibe Hanımefendi arkadan geliyordu.
Hepsinin yüzü kıpkırmızı ve gözleri süzgündü. Seniha hiçbir zaman bugünkü
kadar güzel değildi. Gözlerinin etrafındaki esmer daire yanaklarına kadar
genişlemişti; ağzında olgun, sulu, serin ve taze bir meyvenin cazibesi vardı.
Kızıla bakan saçları, başörtüsünün altından bir alev gibi fışkırıyordu; yeşil
gözleri insana ta derinden ve bir pars bakışıyle bakıyordu. Nitekim, kendine
mahsus şuh ve laubali tavrıyle gelip de Hakkı Celis’in göğsüne uzandığı zaman
biçare çocuk kucağına patlayan ve yanan cinsinden tehlikeli bir cisim düşmüş
gibi ürktü. Şu saatte etraf tamamıyle tenha, onlar tamamıyle yalnız olsaydı
da Seniha ona: İşte kendimi sana verdim, ne istersen onu yap! deseydi,
genç adam hiç şüphesiz bu vücudu silkip itecek ve haykırarak, bayırlardan
tepelere, tepelerden sahillere kaçıp gidecekti. Bir kadın vücudunu zapt ve
idare etmekteki müşkülatı adeta adaleleriyle hissediyordu. Faik Bey,
Seniha’nın ayakları ucuna oturur oturmaz, içinden bir rahatlık duydu; bir
tehlikenin önünde iki kişiydiler. Lakin, Faik Beyin oturmasıyle kalkması bir
oldu. Belkıs Hanım, ta uzakta yalnız başına bir hasır üstüne uzanmış, genç
adama sesleniyordu. Seniha, yeşil gözlerinin en yırtıcı nazarıyle Faik Beyin
yüzüne baktı:

Nereye? dedi.

Hakkı Calis, Faik Beyi ilk defa olarak şaşkın bir halde gördü. Seniha
emretti:

Gitmeyeceksiniz!

Ve parmağıyle ayaklarının ucunu işaret verdi. Genç adam, tekrar yerine
oturdu. Bütün nazarlar onun üzerindeydi. Nuriye, kirpiklerinin arasından yan
gözle, Neyyire, Necibe Hanımın omuzunun üstünden hayretle ve Necibe Hanım
iki genç kızın arasında mütebessim, Faik Beye bakıyorlardı Belkıs Hanımın,
yattığı yerden onu çağırışı, Seniha’nın ona, Gitmeyeceksiniz deyişi, Faik
Beye, birdenbire, iki dişi arasında paylaşılamayan bir erkeğin esrarengiz
nüfuzunu verdi ve o andan itibaren bu genç adam, Ada’da eğlenen bu küçük
grubun yegane ağırlık merkezi oldu. Onun bu hareketi, umumi muvazeneyi
bozuyor ve bu vaziyeti, herkesi etrafına topluyordu. Kahkahalar ondan geliyor,
yine ona gidiyordu, fısıltılar onun ismiyle başlıyor ve yine onun ismiyle
nihayet buluyordu, o öfkelendiriyor, o yatıştırıyordu. Nafile yere Cemil,
Belkıs Hanımı teselliye gitti; genç kadın, hasırın üstünde böğrüne kurşun
yemiş bir geyik gibi gözleri yaşlı, ağzı kasık kaldı. Nafile yere genç kızlar
Hakkı Celis’in şiirleriyle avunmak istediler; fakat, ne gözlerini, ne
fikirlerini bir türlü Faik Beyden başka bir yere çeviremediler; genç adamın
bir saniyelik dikkatini celbetmek için bin türlü işveler ve cilveler yapmaya
başladılar. Vücutlarının her hareketine bir maksat ve bir mana koydular.
Neyyire, ikide bir kollarını kaldırıp saçlarını düzeltiyordu: Ta ki kısa ve
bol olan yenleri tamamıyle sıyrılsın da mevzun ve beyaz kolları ta omuz
başlarına kadar görünsün diye; Nuriye, yattığı yerden muttasıl sağdan sola,
soldan sağa dönüyordu: Ta ki kalçaları bir köpük kadar seyyal ve yumuşak
kumaşı altında en sabit ve en mükemmel şeklinde çizgilensin diye… Necibe
Hanımefendi bile yerinde duramaz olmuştu. Bu ihtiyar kurt, Faik Beyde
kendisine, Gitmeyeceksin! Kalacaksın! denilen cins erkeğin kokusunu
almıştı; mütemadiyen göz süzüyor, boyun kırıyor ve her fırsatta bir cinaslı
söz söylüyordu.

Faik Bey ise, muti, mütevazi, Seniha’nın ayakları ucunda oturuyor ve yalnız
ara sıra ellerini bu ayakların üstünde hafifçe gezdirmekle iktifa ediyordu.
Seniha’da, serkeş bir atı zapt ve idare eden mahir bir binici gururu veyahut
nadir bir avı pençesinde tutan bir yırtıcı mahluk hazzı vardı; ara sıra
gözlerinde madeni parıltılarla genç adama bakıyordu.

Vakta ki gece mehtaba çıktılar. Seniha ile Faik Bey uzun bir müddet gözden
kayboldular. Yırtıcı kuş, avını Ada’nın öyle bir köşesine götürdü ki, gündüz
bile kimsenin bulup görmesi muhtemel değildi. Faik Bey, ömründe ilk defa
olarak bir genç kızın ve hususiyle Seniha’nın elinde kendini bu kadar zayıf
ve iradesiz buluyordu; vakıa bütün günün yorgunluğu, bütün günün sarhoşluğu
sinirlerinde mukavemet ve muvazene namına ne varsa hepsini alıp götürmüştü.
Seniha önde, o arkada, yokuşlardan kayıyorlar, çitlerden atlıyorlar, küçücük
yarlardan inip çıkıyorlardı; Faik Bey ikide birde:

Beni nereye götürüyorsunuz? diyordu.

Yorgolu sırtının, tenha koylarından birine doğru iniyorlardı.

Seniha:

Ben de bilmiyorum, deyip gülüyordu. Bana hiçbir şey sormayınız, hiç
sesinizi çıkarmayınız. Bu gece bütün kaprislerime riayet edeceksiniz; işte o
kadar!..

Böyle söyleyerek genç adamı, bazen elinden, bazen yakasından tutup
sürüklüyordu. Epeyce dik ve tehlikeli bir yokuştan, elleriyle çam dallarına,
ayaklarıyle taş parçalarına tutunarak, nihayet sahile indiler. İkisi de soluk
soluğaydı. Bununla beraber Seniha’da gittikçe artan bir neşe vardı; yerinde
duramıyordu. Bir çocuk gibi denize taşlar atıyor, sonra dönüp Faik Beyin
yakasından çekiyor:

Daha yüıvyelim, daha yürüyelim! diyordu; baksanıza, bu deniz değil, bu
bir bahçe… Bu geniş, geniş nihayetsiz bir bahçe… Baksanız